General Denoistos: İmparatorluğun Kasabı

KİMLİK KARTI
Doğum:M.Ö. 28 (Aserion)
Ölüm:M.S. 51 (Kuzey Ithran)
Unvanlar:İmparatorluğun Kasabı
I. Skarrgard Generali
Prens Komutan
Eğitim:Aserwar Kraliyet Savaş Okulu
Özel Silah:Ağır Çift El Kılıç
Dönüm Noktası:Kıyamet Suları Seferi
Sonu:Gecelerin Pelerini Suikastı

Altın Kafes ve Yönetim Sanatı

Denoistos on iki yaşındaydı ve dünya, odasının mazgallı penceresinden görünen gökyüzü kadar gri ve sınırlıydı. Aserion Sarayı'nın taş duvarları, atalarının zaferlerini ve Aser kanının kutsallığını anlatan solgun duvar halılarıyla kaplıydı. Ancak genç prens için bu halılar, birer onur nişanı değil, omuzlarına çöken asırların ağırlığıydı. Her koridor fısıltılarla, her oda ise beklentilerle doluydu. O, bir Aser'di. O, geleceğin liderlerinden biriydi. Ve bu, özgür olamayacağı anlamına geliyordu.

Özel ders odası, sarayın geri kalanı gibi görkemli ama bir o kadar da soğuktu. Yüksek tavanı, geçmiş kralların bakışlarını taklit eden grotesk taş oymalarla süslüydü. Denoistos, masif meşe masanın başında dimdik otururken, elleri dizlerinin üzerinde birleşmiş, bakışları ise hocası Üstat Valerius'un parşömenler arasında gezinen kemikli parmaklarındaydı.

Üstat Valerius, damarlarında mürekkep aktığına inanılan, hanedanın yaşayan hafızasıydı. Sesi, kuru bir yaprağın hışırtısı gibiydi.

"Bir toprağı yönetmek," diye başladı Valerius, gözlerini parşömenden ayırmadan, "o toprağın halkını tanımakla başlar, Prens Denoistos. Ama tanımak, sevmek demek değildir. Tanımak, zayıflıklarını bilmek demektir."

Denoistos sessiz kaldı. Bu derslerin kuralı buydu. Hoca konuşur, prens dinlerdi.

Valerius, masanın üzerindeki AserLand haritasında kuzeybatıdaki o haşin, dağlık bölgeyi işaret etti. AserNorthia. "Mesela kuzeyliler," diye devam etti. "Sert mizaçlı, inatçı bir halktır. Soğuk ve verimsiz topraklar onları zayıf değil, aksine dayanıklı kılmıştır. Bu, bir yönetici için tehlikeli bir özelliktir."

Genç prensin zihninde, okuduğu kahramanlık destanlarındaki kuzeyli savaşçıların görüntüleri canlandı. Onlar her zaman Aser krallarının yanında, onurlu ve sadık müttefikler olarak tasvir edilirdi. Ama hocasının sesi, o destanları yalanlıyordu.

"Onlara asla tam bir refah vermeyeceksin," dedi Valerius, sesi bir doktorun teşhis koyarkenki duygusuzluğuna bürünmüştü. "Karınları doyacak kadar, ama asla bir sonraki kışı garanti edecek kadar değil. Ambarları her zaman merkezden, yani Aserion'dan gelecek tahıla muhtaç kalmalıdır. Bağımlılık, sadakatin en sağlam zinciridir."

Denoistos'un midesinde soğuk bir düğüm oluştu. Bu, bir halkı yönetmek değil, bir hayvanı terbiye etmek gibiydi.

"Ve onlara her zaman bir düşman vereceksin," diye ekledi Üstat. "Dışarıdaki yağmacıları, dağlardaki haydutları... Onlara, Aserion'un güçlü orduları olmadan ne kadar savunmasız olduklarını sürekli hatırlatacaksın. Korku, bağımlılıktan bile daha güçlü bir zincirdir. Unutma prens, AserNorthia'daki halk bir bahçe değildir ki sevgiyle büyüsün. Onlar, düzenli olarak budanması gereken, vahşi ve dikenli bir ormandır."

Dersin sonuna gelmişlerdi. Valerius, sonunda gözlerini Denoistos'a dikti. Tozlu, beklenti dolu bir bakıştı bu. "Anladın mı, prens? Kuzey'i yönetmenin sırrı nedir?"

Denoistos bir an duraksadı. Gözlerini pencereye çevirdi. O gri gökyüzünün ardında, haritada gördüğü o dağların yükseldiğini hayal etti. Orada yaşayan, yüzlerini hiç görmediği, seslerini hiç duymadığı o "dikenli orman"ı düşündü. Onlar gerçekten böyle miydi? Yoksa sadece böyle görülmeleri mi isteniyordu?

Bakışlarını yeniden hocasına çevirdi. Yüzünde, bir prensten beklenen o kusursuz, ifadesiz maske vardı. Sesi net ve soğuktu. "Anladım, üstat," dedi. "Kuzey'in sırrı, onların gücünü, onlara karşı kullanmaktır. Onları zayıf tutmak, aslında onları yönetilebilir kılmaktır."

Üstat Valerius, memnuniyetle başını salladı. Prens dersi anlamıştı. Ama anlamadığı bir şey vardı: Denoistos, o gün o dersten nefret etmişti. O altın kafesin içinde, kendi halkına karşı kurulacak bir tuzağın inceliklerini öğrenmek, ruhunda ilk derin yarayı açmıştı. Ve o yara, yıllar sonra bütün bir hanedanlığı kanatacak olan isyanın ilk tohumuydu.

Aslan ve Ceylan: Vorian ile Yüzleşme

Üstat Valerius'un dersinin üzerinden günler geçmiş, ancak kelimeleri genç prensin zihninde zehirli bir sarmaşık gibi dolanmaya devam etmişti: Bağımlılık, sadakatin en sağlam zinciridir... Korku, daha güçlü bir zincirdir... Denoistos, atalarının onurlu mirasının bu kadar soğuk ve hesapçı bir stratejiye indirgenmiş olmasını kabullenemiyordu. Aser olmak bu muydu? Kendi halkını bir sürü gibi gütmek, onları açlıkla ve korkuyla terbiye etmek mi?

Bu düşüncelerle boğuşurken, sarayın güney kanadındaki silahlığa doğru yürüdü. Burası, ağabeyi Vorian'ın en sevdiği yerdi. Vorian, Denoistos'un on altı yaşındaki haliydi; daha uzun, daha geniş omuzlu ve şimdiden bir kralın kendinden emin duruşuna sahip. O, Aser hanedanının olması gereken her şeyi temsil ediyordu: Güçlü, kararlı ve pragmatik.

Denoistos içeri girdiğinde, ter ve bilenmiş çelik kokusu genzini yaktı. Vorian, odanın ortasında, elinde babalarından kalma ağır bir Aser kılıcıyla talim yapıyordu. Her savuruşu keskindi, her adımı ölçülüydü. Vücudu, yılların getirdiği acımasız disiplinle bir silah haline gelmişti. Denoistos'u fark ettiğinde duraksadı, alnındaki terleri koluyla sildi ve kılıcını yakındaki bir standa yerleştirdi.

"Küçük kardeşim," dedi gülümseyerek. Ama bu, sıcak bir gülümseme değildi; daha çok, bir yetişkinin bir çocuğun oyununa katılırkenki sabırlı ifadesiydi. "Yine kitapların arasından kaçmışsın. Yoksa Üstat Valerius'un sıkıcı derslerinden mi?"

Denoistos yutkundu. Ağabeyinin karşısında kendini her zaman daha küçük, daha zayıf hissederdi. "Dersle ilgiliydi aslında, ağabey."

Vorian bir bez alıp kılıcının çeliğini parlatmaya başladı. "Öyle mi? Ne öğretti bakalım o yaşlı bunak bugün? Vergileri artırmanın on yedi farklı yolu mu?"

"AserNorthia'yı," dedi Denoistos, sesi beklediğinden daha kararlı çıkmıştı. "Kuzey halkını... ve onlara nasıl hükmetmemiz gerektiğini."

Vorian'ın elleri bir an durdu. Kılıcın parlayan yüzeyinden kardeşinin yansımasına baktı. "Evet? Önemli bir ders. Bir gün bu toprakları yöneteceksin. O inatçı dağlılarla nasıl başa çıkacağını bilmen gerekir."

İşte o an, Denoistos'un içindeki düğüm çözüldü. "Başa çıkmak mı? Ağabey, Üstat Valerius'un anlattıkları... Bu bir yönetim sanatı değil. Bu bir zulüm sanatı. Onları açlıkla terbiye etmek, korkuyla zincirlemek... Atalarımızın mirası bu mu? Aser onuruna bu yakışır mı?"

Vorian, kılıcı bıraktı ve tam anlamıyla kardeşine döndü. Yüzündeki sabırlı ifade kaybolmuş, yerine soğuk bir gerçekçilik gelmişti. "Onur," dedi yavaşça, sanki anlaması güç bir çocuğa anlatır gibi. "Onur, karnı tok olan soyluların ve şairlerin oyuncağıdır, Denoistos. Devletin bekası ise bir zorunluluktur. Ve bazen, devletin bekası için onursuz şeyler yapmak gerekir."

"Ama onlar bizim halkımız!" diye karşı çıktı Denoistos, sesi yükselmişti. "Rotto Kant Aser'in birleştirdiği halk! O, insanları zincirlerle değil, bir ideal ile bir araya getirmişti!"

Vorian acı bir kahkaha attı. "Hala o masallara mı inanıyorsun? Rotto bir efsaneydi, evet. Ama biz efsanelerle değil, gerçeklerle yönetiyoruz. Ve gerçek şu ki; kuzeydeki o topraklar her an kaynamaya hazır bir kazandır. Onları kontrol altında tutmazsan, o kazan patlar ve hepimizi yakar. Senin 'onur' dediğin şey, o kazanın altındaki ateşi körüklemekten başka bir işe yaramaz."

Vorian, kardeşine doğru bir adım attı ve elini onun omzuna koydu. Parmakları, bir mengene gibi sıkıydı.

"Bak Denoistos," dedi, sesi alçalmış, daha kişisel bir tona bürünmüştü. "Bir aslan, sürüsündeki ceylanları sevmek zorunda değildir. Sadece onları bir arada ve diğer avcılardan uzakta tutmak zorundadır. Biz aslanız. Onlar ise sürü. Bazen sürü, kendi iyiliği için neyin gerekli olduğunu anlamaz. İşte o zaman aslan, dişlerini göstermek zorunda kalır. Anlıyor musun?"

Denoistos, ağabeyinin gözlerinin içine baktı. Orada ne bir kötülük ne de bir zalimlik gördü. Sadece, dört yüz yıllık bir hanedanlığın ruhuna işlediği, sarsılmaz ve soğuk bir mantık vardı. O an anladı ki, ağabeyi, hocasının söylediklerine sadece inanmıyor, aynı zamanda o inancın ta kendisiydi.

Omzundaki eli itti ve bir adım geri çekildi. "Hayır," diye fısıldadı. "Anlamıyorum. Ve sanırım hiçbir zaman da anlamayacağım."

Arkasını dönüp silahlıktan çıkarken, Vorian'ın arkasından gelen sesini duydu: "Büyüdüğün zaman anlayacaksın, küçük kardeş. Tahtın ağırlığı omuzlarına bindiğinde..."

Ama Denoistos duymuyordu bile. Sarayın soğuk koridorlarında yürürken, kalbindeki son umut kırıntısı da yok olmuştu. Bu altın kafesin içinde yapayalnızdı. Kendi ailesi, kendi kanı, ona adalet ve onurun sadece çocuk masallarında kaldığını öğretmişti. Ve eğer bu dünyada aslanlar ve ceylanlar olmak zorundaysa, o hangi tarafta duracağına henüz karar vermemişti.

Kopuş: Kış Dönümü Şöleni

Ağabeyiyle yaptığı o yüzleşmeden sonraki zamanlar, Denoistos için bir sessizlik ve gözlem dönemine dönüştü. Artık tartışmıyor, sorgulamıyor, sadece izliyordu. On beşine geldiğinde, Aserion Sarayı'nın koridorlarında neredeyse bir hayalet gibi dolaşıyor, varlığı ancak protokol gereği fark ediliyordu. Ailesi onun bu içe kapanıklığını, ergenliğin getirdiği bir huysuzluk olarak yorumluyordu. Oysa bu, bir huysuzluk değil, yavaş yavaş ve acı verici bir şekilde gerçekleşen bir kopuştu.

Bu yabancılaşmanın en keskin anlarından birini, Kış Dönümü Şöleni'nde yaşadı. Aserion'un Büyük Şölen Salonu, yüzlerce mum ve devasa şamdanlarla aydınlatılıyor, duvarlardaki altın varaklar ateşin ışığında parıldıyordu. Krallığın dört bir yanından gelen lordlar, leydiler ve generaller en pahalı ipeklerini ve en parlak mücevherlerini kuşanmıştı. Havada, kızarmış etlerin, baharatlı şarapların ve pahalı parfümlerin baş döndürücü kokusu birbirine karışıyordu.

Denoistos, hanedan üyeleri için ayrılmış olan yüksek masada, babası ve ağabeyi Vorian'ın yanında oturuyordu. Önündeki altın tabakta, daha önce adını bile duymadığı egzotik meyveler ve baharatlarla süslenmiş bir kuş eti duruyordu. Ama o, yemeğe dokunmuyordu. Gözleri salondaki kalabalığın üzerindeydi.

Kahkahaları dinliyordu; ama bu kahkahalarda neşe yoktu, sadece güç gösterisi ve kibir vardı. Konuşmaları duyuyordu; ama bu konuşmalarda bilgelik yoktu, sadece dedikodu, mülk davaları ve av partilerinin sıkıcı detayları vardı. Doğu'dan gelen bir lord, yeni yaptırdığı zırhın maliyetinden şikayet ederken, hemen yanındaki şişman bir tüccar, güney denizlerinden getirttiği bir fıçı şarapla övünüyordu.

Tam o sırada, masalarından yükselen bir konuşma parçası Denoistos'un kulağına bir kamçı gibi çarptı. Ternas Lordu, yüzünde küçümseyen bir ifadeyle, "Kuzeyliler yine vergilerini geciktirmiş," dedi. "Kıtlık varmış, hasat kötü geçmiş... Her zamanki bahaneler. Tembel ve nankör bir halk. Kralımızın sabrı olmasa, o buz tutmuş topraklarda açlıktan ölmeleri gerekirdi."

Masadaki birkaç kişi bu "espriye" güldü. Denoistos'un parmakları, masanın altındaki kılıcının kabzasına gitti. O anda zihninde şimşekler çaktı. Üstat Valerius'un dersi... Onları asla tam bir refah vermeyeceksin... Ambarları her zaman merkezden gelecek tahıla muhtaç kalmalıdır...

Gözlerini salonun ortasındaki masalara çevirdi. Üzerleri, yenmemiş yemeklerle, yarısı içilmiş şarap kadehleriyle ve kemik yığınlarıyla doluydu. Sadece bu salonda israf edilen yiyecekler, kuzeydeki bir köyü bütün bir kış boyunca besleyebilirdi. Ve burada, o köyün "tembelliğine" ve "nankörlüğüne" kadeh kaldırılıyordu. Bu bir krallık değildi; bu, kendi halkının kanını ve emeğini emen yaldızlı bir parazitti.

Vorian, kardeşinin karanlık ifadesini fark etti. Dirseğiyle onu dürttü. "Ne bu surat, Denoistos? Hanedanımızın gücünü kutluyoruz. Biraz neşelen."

Denoistos, ağabeyine baktı. Onun yüzünde, etrafındaki her şeyle mükemmel bir uyum içinde olan o kaygısız ve kendinden emin ifade vardı. Vorian bu dünyanın bir parçasıydı. O, aslandı. Ve bu israf, bu adaletsizlik, onun için doğal düzendi.

"Başım ağrıyor biraz, ağabey," diye mırıldandı Denoistos. "İzninle, hava alacağım."

Vorian, omuz silkerek önündeki kadehe döndü. Denoistos, kimsenin fark etmediği adımlarla masadan kalktı ve salonun gürültüsünü arkasında bırakarak dışarı çıktı. Kendini, sarayın kuzeye bakan buz gibi taş balkonlarından birine attı.

Şölenin boğucu sıcaklığından sonra soğuk gece havası, ciğerlerini bir hançer gibi deldi. Aşağıda, Aserion şehri sessiz bir karanlığa gömülmüştü. Uzaklarda, kuzey yönünde, dağların hayaletimsi silüetleri seçiliyordu.

O an, o balkonda, Denoistos bir gerçeği tüm çıplaklığıyla anladı. O, bu saraya ait değildi. Bu zenginliğe, bu kahkahalara, bu onursuzluğa ait değildi. Ailesiyle arasındaki bağ, kan bağıydı, ruh bağı değil. Onlar, altın kafesin efendileriydi. O ise, bu kafesin parmaklıkları arasından dışarıdaki fırtınayı izleyen bir esirdi. Ve ruhu, o fırtınanın estiği, adaletsizliğe uğradığını bildiği o soğuk, inatçı topraklara aitti. Yabancılaşması tamamlanmıştı. Artık bir Aser prensi değil, kendi ailesinin değerlerine sürgün bir ruhtu.

Kırılma Noktası: Kuzey Heyeti

Denoistos on altı yaşındaydı ve bir prens olarak babasının yanında, resmi kabullerde bulunma görevini yerine getiriyordu. Bu görevlerin çoğu, birbirini pohpohlayan lordların anlamsız ricalarından veya uzak topraklardan gelen sıkıcı raporlardan ibaretti. Ancak o gün farklıydı. O gün, kuzeyden bir heyet gelmişti.

Taht Odası'nın devasa bronz kapıları açıldığında içeri giren adamlar, sarayın ipek ve kadifesine bulanmış soylularının yanında adeta başka bir dünyadan gelmiş gibiydiler. Üzerlerinde, rüzgârla ve soğukla sertleşmiş, sade ama temiz yün giysiler vardı. Başlarındaki yaşlı adamın yüzü, AserNorthia'nın dağları gibi çetin ve yorgundu. Elinde, mühürlü bir parşömen tutuyordu. Bu, halkının kralına sunduğu bir dilekçeydi.

Denoistos, babasının tahtının birkaç basamak aşağısında dururken, heyetin getirdiği soğuk dağ havasını ve toprağın kokusunu neredeyse hissedebiliyordu. Bu koku, şölen salonundaki bayat şarap ve parfüm kokusundan çok daha gerçekti.

Heyetin lideri, adının Bjorn olduğunu öğrendiği yaşlı adam, titreyen ama onurlu bir sesle konuşmaya başladı. İsyan etmiyorlardı. Af dilemiyorlardı. Sadece adalet istiyorlardı. Aserion tarafından atanan yeni valinin, kraliyet vergilerinin üzerine kendi "koruma vergisini" eklediğini, en verimli toprakları kendi adamlarına peşkeş çektiğini ve itiraz edenleri "krala karşı gelmekle" suçlayıp zindana attığını anlattı.

"Haşmetli Kralım," dedi Bjorn, sesi salonda yankılanıyordu. "Bizler Aser tacının sadık kullarıyız. Atalarımız Rotto Kant Aser'in sancağı altında kan döktü. Biz sizden lütuf değil, sizin yasanızı istiyoruz. Bizi kendi valinizin zulmünden koruyun."

Denoistos'un içinde bir umut filizlendi. İşte! İşte Aser onurunun kanıtlanacağı an buydu. Babası şimdi adaleti sağlayacak, yozlaşmış valiyi cezalandıracak ve halkına sahip çıkacaktı.

Ancak Kral, yorgun gözlerle dilekçeyi dinledikten sonra, yanında oturan Üstat Valerius'a döndü. Yaşlı hoca, kralın kulağına zehirli bir yılan gibi fısıldadı: "Cüretkârlık, haşmetlim. Bir valiyi, hem de sizin atadığınız birini, sizin huzurunuzda suçluyorlar. Bu bir dilekçe değil, gizli bir tehdittir. Bugün bu sese kulak verirseniz, yarın binlercesi kapınıza dayanır."

Ağabeyi Vorian öne çıktı. Sesi net ve kesindi. "Üstat haklı, babam. Kuzey'e bir el verilirseniz, kolunuzu koparırlar. Onların anladığı tek dil güçtür. Bu adamlara istediklerini vermek, Aserion'un zayıfladığını göstermek olur."

Denoistos'un umudu, taht odasının soğuk mermer zeminine düşüp tuzla buz oldu. Babasının yüzündeki o kısacık tereddütün, danışmanlarının ve ilk oğlunun çelik gibi iradesi karşısında nasıl eridiğini gördü. Kral, kararını vermişti.

Elini hafifçe kaldırdı. "Sadakatinizden şüphemiz yok, Bjorn," dedi, sesi yorgun ve mesafeliydi. "Ancak bir kralın atadığı valiyi sorgulamak, kralın iradesini sorgulamaktır. Bu bir hadsizliktir."

Ve sonra, Denoistos'un hayatı boyunca unutamayacağı o an geldi. Kral, muhafızlara işaret etti. "Bu adamların silahlarını alın. Dilekçeleri, ayaklarının dibine atılsın. Liderleri ise, krala karşı nifak tohumları ekme cüretinden dolayı zindana atılsın. Diğerlerine ders olsun."

Bjorn'un yüzündeki onurlu ifade, yerini şok ve tarifsiz bir hayal kırıklığına bıraktı. Muhafızlar üzerine yürürken, yaşlı adamın gözleri kalabalığın içinde Denoistos'unkilerle buluştu. O gözlerde nefret yoktu. Öfke yoktu. Sadece, son umudunu da yitirmiş bir insanın derin, acı dolu bir sorgulaması vardı: Siz bu musunuz?

İki ağır zırhlı muhafız, yaşlı adamı kollarından tutarak sürüklemeye başladı. Elindeki parşömen yere düştü. Vorian, ayağının ucuyla dilekçeyi kenara itti, üzerine basmaktan bile tenezzül etmemişti.

Denoistos donup kalmıştı. Kanı çekilmiş, nefesi boğazına düğümlenmişti. O an anladı ki bu sistem bozuk değildi. Bu sistem tam olarak olması gerektiği gibi çalışıyordu. Zalimlik, bir hata değil, sistemin kendisiydi. Adalet, sadece sarayın duvarları içinde yaşayanlar için geçerli bir ayrıcalıktı.

O gün, o taht odasında, onurlu bir adamın haksız yere sürüklenişini izlerken, Prens Denoistos öldü. O an sessizce bir yemin etti. Bu sarayda kalarak bu zulmün bir parçası olmayacaktı. Bu yaldızlı mezarda çürümeyecekti. O yaşlı adamın gözlerindeki sorunun cevabını bulmak için buradan gidecekti. Kuzeye gidecekti. O dikenli ormanın bir parçası olacaktı. Çünkü o orman, en azından dürüsttü. Orada hançerler sırta değil, yüze saplanırdı.

Kuzeyli heyetin onurunun ayaklar altına alındığı o günden sonra, Denoistos'un içindeki sessiz isyan, somut bir plana dönüştü. Artık sarayın yozlaşmış koridorlarında bir gölge gibi gezinmeyecek, bu çürümüşlüğün bir parçası olmayacaktı. Kaçışının tek bir yolu vardı: Sarayın ve siyasetin tam zıttı olan bir yola girmek. O yol, çeliğin, disiplinin ve liyakatin konuştuğu tek yer olan orduydu.

Altın Kafesten Kaçış: AserCouncil ve Komutanlık

On sekizinci yaş gününden bir hafta sonra, bir prens için eşi benzeri görülmemiş bir cüretle, abisinden ve AserCouncil'den resmi bir görüşme talep etti. Haber, sarayda bir fısıltı fırtınası başlattı. Genç prens ne isteyebilirdi ki? Yeni bir at mı? Daha fazla ödenek mi? Yoksa bir evlilik meselesi mi? Kimse gerçeği tahmin edemiyordu.

Denoistos, AserCouncil'in toplandığı, duvarları eski kralların sert bakışlı portreleriyle dolu o kasvetli salona girdiğinde, üzerinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. Yüzünde, aylardır ilmek ilmek dokuduğu soğuk bir kararlılık ifadesiyle tam ortaya yürüdü. Babası tahtında, ağabeyi Vorian onun sağında, konseyin yaşlı ve kurnaz üyeleri ise devasa meşe masanın etrafında oturuyordu. Üstat Valerius da oradaydı, keskin gözleri bir şahin gibi Denoistos'un üzerindeydi.

"Oğlum," dedi Kral, sesi yorgundu. "Bu ani talebinin sebebi nedir?"

Denoistos derin bir nefes aldı. "Babam, Haşmetli Kralım ve saygıdeğer konsey üyeleri," diye başladı, sesi salondaki sessizliği bir bıçak gibi kesti. "Bugün huzurunuza bir taleple geldim. Aser hanedanına ve krallığımıza olan hizmetimi en iyi şekilde yerine getirmek adına, siyasi ve diplomatik eğitimime son verilmesini ve derhal AserLand ordusuna katılma talebimin kabul edilmesini istiyorum."

Salona bir anlığına ölüm sessizliği çöktü. Ardından bu sessizlik, önce inanamayan mırıltılara, sonra ise öfkeli bir uğultuya dönüştü. İlk ayağa kalkan Üstat Valerius oldu.

"Saçmalık!" diye tısladı yaşlı adam. "Bir Aser prensinin yeri, ordunun tozlu kışlaları değil, devletin yönetim merkezidir! Sizin göreviniz kılıç sallamak değil, kılıç sallayanları yönetmektir. Bu, kanınıza, soyunuza ve size harcanan emeklere hakarettir!"

Diğer konsey üyeleri de onu destekledi. Biri bunun tehlikeli olduğunu, diğeri ise bir prensin sıradan askerlerle aynı koğuşu paylaşmasının Aser onurunu zedeleyeceğini söyledi. Asıl korkuları ise başkaydı: Kontrol edemedikleri, sarayın entrikalarından uzak, kendi gücünü orduda inşa edebilecek bir prens figürü. Talebi, neredeyse oy birliğiyle ve kesin bir dille reddettiler.

Denoistos bu tepkiyi bekliyordu. Bu kez onlara onurdan veya adaletten bahsetmeyecekti. Onların dilini konuşacaktı.

"Saygıdeğer konsey," dedi sakinliğini koruyarak. "Talebim bir heves değil, stratejik bir zorunluluktur. Kuzey sınırlarımız her zaman huzursuzdur. Oradaki halkın merkeze olan sadakati kırılgandır. O topraklarda bir Aser prensinin, bir komutanın varlığı, tacın gücünü ve otoritesini her gün onlara hatırlatacaktır. Bu, isyanları daha doğmadan bastıracak, vergilerin daha düzenli toplanmasını sağlayacak bir güç gösterisidir. Ben oraya kaçmak için değil, krallığımızın zayıf bir noktasını güçlendirmek için gitmek istiyorum."

Bu zekice argüman bile konseyin buzdan duvarını eritemedi. Onlar için bu, hala genç bir prensin tehlikeli bir fantezisiydi. Kral babası, konseyin kararına uyarak başını iki yana salladı. Dava kapanmış gibiydi.

Ama Denoistos'un son bir hamlesi daha vardı. Bakışlarını, tüm bu tartışmayı hafif alaycı bir gülümsemeyle izleyen ağabeyi Vorian'a çevirdi.

"Ağabey," dedi, sesinde bariz bir meydan okuma vardı. "Konsey, bir prensin ellerinin kirlenmesinden korkuyor anlaşılan. Aser kanının artık kadife yastıklarda oturmaktan yorulduğunu, yumuşadığını düşünüyorlar. Haklılar mı? Ailemiz kılıç kullanmayı unuttu mu? Yoksa sen de mi benim burada, sınırlarımız daha az asil adamlar tarafından korunurken, şiir ve görgü kuralları öğrenmemin daha doğru olduğunu düşünüyorsun?"

Bu, Vorian'ın en hassas noktasına yapılmış cerrahi bir hamleydi. Aser onuru ve askeri güç. Vorian'ın gülümsemesi silindi. Kardeşinin idealist zırvalarından bıkmıştı ve onu başkentten uzaklaştırma fikri birden çok cazip gelmeye başladı. Kardeşini o buzlu cehenneme göndermek, hem Aser kanının hala savaşçı olduğunu kanıtlayacak hem de bu sinir bozucu vicdan sesini saraydan defedecekti.

Vorian ayağa kalktı. Salondaki herkes ona döndü. Veliaht Prens konuşuyordu.

"Konseyin endişeleri yersiz," dedi net bir sesle. "Kardeşimin damarlarında ateş var. Bu ateşin bu salonlarda için için yanmasındansa, krallığın düşmanlarına yönelmesi daha iyidir. Bırakın gitsin. AserNorthia'daki bir lejyona komuta eden bir Aser prensi, gücümüzün sembolü olacaktır."

Vorian'ın sözü, bir yasa gücündeydi. Konsey üyeleri homurdanarak yerlerine oturdu. Kral babası, büyük oğluna karşı çıkmaya cesaret edemedi. Denoistos kazanmıştı. İdealleriyle değil, ağabeyinin kibrini ve pragmatizmini manipüle ederek istediğini almıştı.

"Karar verilmiştir," dedi Kral cılız bir sesle.

Denoistos, konseyin önünde eğilerek saygısını sundu. Ama doğrulduğunda, Üstat Valerius'un gözlerindeki soğuk ve düşmanca bakışla karşılaştı. Bu salonda artık dostu yoktu. Ama umurunda değildi.

Salondan çıkarken, hayatında ilk kez zaferin tadını alıyordu. Bu, kanla kazanılmış bir zafer değildi, zekayla kazanılmıştı. Ve bu zaferin ödülü, altın kafesin kapılarının aralanmasıydı. O kapıdan dışarı adım attığında, geride sadece bir unvan bırakacaktı: Prens. Gittiği yerde ise yeni bir unvan kazanacaktı: Asker.

AserCouncil'deki zafer, Denoistos'a bir kutlama değil, yeni bir mücadele alanı açmıştı. Birkaç gün sonra, Kraliyet Orduları Yüksek Komutanı General Theron'un huzuruna çağrıldı. Toplantı, siyasetin fısıltılarla yapıldığı konsey salonunda değil, duvarları devasa AserLand haritalarıyla kaplı, pratik ve soğuk bir strateji odasında yapılıyordu. Odanın havasında ipek değil, parşömen ve deri kokusu vardı.

General Theron, yüzündeki eski yara izleriyle Aser hanedanının sayısız savaşını görmüş, yaşlı bir kurttu. Denoistos'a saygıyla ama mesafeli bir şekilde yaklaştı. Bir prense değil, tehlikeli ve öngörülemez bir siyasi hamleye bakıyordu.

"Prens Denoistos," dedi General, sesi çakıl taşları üzerinde gezinen bir zırhlı arabanın gürültüsü gibiydi. "Konseyin kararı ve Kralımızın onayıyla, hizmetinize başlayacağınız birliği seçme onuruna sahipsiniz. Batı Sınır Lejyonu, her zaman Aser kanı için onurlu bir görev olmuştur. Orada askeri dehanızı gösterebilirsiniz. Veyahut, güneydeki Kraliyet Muhafızları'nda bir komutanlık... Rahat ve başkente yakındır. Babanızın gözünün önünde olursunuz."

Bu, bir seçimden çok, bir yönlendirmeydi. General, genç prensi ya onurlu bir vitrin görevine ya da güvenli bir saray komutanlığına iterek, bu "askerlik hevesini" en zararsız şekilde atlatmasını umuyordu. Ağabeyi Vorian da odanın bir köşesinde, kollarını kavuşturmuş, bu tiyatroyu kayıtsız bir ifadeyle izliyordu.

Denoistos, General Theron'un sunduğu seçenekleri kibarca dinledi, ancak bakışları odanın duvarını tamamen kaplayan devasa haritadaydı. Konuşma bittiğinde, yavaşça haritaya doğru yürüdü. Parmakları, krallığın sıcak ve verimli güney toprakları üzerinde gezindi, Batı'nın zengin ticaret şehirlerini geçti ve sonra kararlı bir şekilde tırmanmaya başladı. Dağların, buzlu geçitlerin ve affetmez toprakların resmedildiği, haritanın en üst köşesindeki o izole ve haşin bölgeye.

Parmağı, AserNorthia'nın kalbindeki garnizonu işaret eden küçük kalenin üzerine sertçe bastı.

"Benim hizmet etmek istediğim yer burası, General," dedi, sesi odadaki herkesin dikkatini çekecek kadar netti. "AserNorthia garnizonunun komutasını talep ediyorum."

General Theron'un yüzündeki profesyonel ifade bir anlığına çatladı. Yaşlı kurt, şaşkınlığını gizleyemedi. Vorian bile ilgisiz duruşunu bozmuş, kardeşine doğru bir adım atmıştı.

"Prens'im," dedi General, sesinde bariz bir inanamazlık vardı. "Emin misiniz? Orası... orası bir sürgün yeridir. Aserion'a en uzak, en soğuk, en affetmez topraklardır. Düşmanınız disiplinli ordular değil, dağlardan inen haydutlar ve dinmek bilmeyen kar fırtınalarıdır. Orada ne şan ne de zafer vardır. Sadece bitmek bilmeyen devriyeler, donmuş nöbetler ve yalnızlık... Bu, Aser kanına layık bir görev değildir."

Vorian alaycı bir şekilde güldü. "Bırakın gitsin, General. Kardeşim dağ havası almak, gerçek dünyanın neye benzediğini görmek istiyor anlaşılan. Belki de bu hevesi, bir kış geçirdikten sonra sona erer."

Denoistos, Vorian'ın alaycılığını görmezden geldi. Gözlerini, hala şaşkın olan General Theron'dan ayırmadı. Bu kez sesi, bir prensin emrinden çok, bir askerin kararlılığını taşıyordu.

"General," dedi. "Sarayda bize, kuzeyin bu krallığın zayıf halkası olduğu öğretildi. İnatçı, itaatsiz, yönetilmesi zor bir halk olduğu söylendi. Ben, bir zayıflığı haritalardan okuyarak veya yaşlı hocaların önyargılarından dinleyerek öğrenemem. Onu yerinde görmem, anlamam gerekir."

Bir an duraksadı ve odadaki herkesin can kulağıyla onu dinlediğinden emin oldu.

"Düşmanı tanımak, onu yenmenin ilk adımıdır derler. Ben de, krallığımızın bu sözde 'zayıf halkasını' tanımak istiyorum. O insanların damarlarında hangi kanın aktığını, onları neyin sadık kıldığını, neyin isyan ettirdiğini... Kendi gözlerimle görmek istiyorum. Eğer orası gerçekten bir zayıflıksa, onu nasıl güçlendireceğimizi bilmeliyiz. Eğer değilse de, Aserion'daki bu yalanı sona erdirmeliyiz."

Bu, reddedilemeyecek kadar zekice bir argümandı. Kendi idealist arayışını, krallığın güvenliği için yapılması gereken bir keşif görevi gibi sunmuştu. General Theron, hayatında ilk kez bu genç prense farklı bir gözle baktı. Bu, şımarık bir çocuğun hevesi değildi; bu, bir liderin kararlılığıydı.

Yaşlı general iç geçirdi. Artık Prens'in kararını değiştiremeyeceğini anlamıştı. Veliaht Prens Vorian'ın da onayıyla, yapabileceği bir şey kalmamıştı. Masanın üzerindeki komuta amblemlerinin arasından, üzerinde bir dağ ve kurt sembolü olan küçük, bronz bir nişanı aldı. Denoistos'a uzattı.

"Öyle olsun," dedi pes ederek. "Emirleriniz hazırlanacak, Prens... Komutan."

Denoistos, soğuk metal parçasını avucuna aldığında, parmaklarını sımsıkı kapattı. Bu küçük amblem, onun altın kafesten çıkış biletiydi. Sarayın ve siyasetin boğucu havasından, kuzeyin dondurucu ama dürüst rüzgârına doğru atacağı ilk adımdı. Belki de orada şan ve şöhret yoktu, ama en azından gerçek vardı. Ve Denoistos, her şeyden çok ona açtı.

Aserion'dan ayrılışı, sessiz ve törensiz olmuştu. Ne bir uğurlama ne de bir veda vardı. Sadece, ağabeyi Vorian'ın yüzündeki o alaycı gülümseme ve General Theron'un "İyi şanslar, Prens Komutan" derken sesindeki bariz şüphe... Denoistos, arkasında küçük bir askeri birlikle başkentin kapılarından çıktığında, hayatında ilk kez gerçekten nefes aldığını hissetti.

Yolculuk, haftalar sürdü. Krallığın verimli, yeşil ovaları yavaş yavaş yerini kayalık tepelere, ardından da rüzgârın dövdüğü, bodur ağaçların ve inatçı çalıların tutunduğu haşin bir coğrafyaya bıraktı. Gökyüzü daha geniş ama daha solgun, hava ise her geçen gün daha keskin ve daha temizdi. Denoistos, her gün atının üzerinde saatler geçiriyor, lüks bir tahtırevanda seyahat etmeyi reddediyordu. Yanındaki askerler, başkentten gelen bu nazik prensin dayanıklılığına şaşırıyorlardı. O ise, her kilometrede sarayın ve getirdiği anıların ağırlığından biraz daha kurtulduğunu hissediyordu.

Kuzeye Varış: Yüzbaşı Torvin ve Kurt Kalesi

Sonunda, rehberleri ufuktaki bir yarığı işaret etti. "Kurt Kalesi," dedi adamlardan biri. "AserNorthia'nın kalbi."

Denoistos'un gördüğü şey, Aserion'un zarif kulelerine hiç benzemiyordu. Bu, güzellik için değil, hayatta kalmak için inşa edilmiş bir kaleydi. Sarp bir yamacın üzerine kurulmuş, kara taştan yapılmış kalın duvarları ve pratik mazgalları vardı. Gösterişten tamamen uzaktı; adeta toprağın kendisinden büyümüş gibi sert ve dürüsttü. Kalenin etrafına kümelenmiş kasaba da aynı karakterdeydi; koyu renk ahşaptan ve taştan yapılmış, bacalarından sürekli duman tüten, sağlam ve sade evlerden oluşuyordu.

Birlikleri kasabanın çamurlu ana caddesine girdiğinde, Denoistos hayatında daha önce hiç karşılaşmadığı bir sessizlikle karşılaştı. Aserion'da bir prens geçtiğinde, insanlar ya saygıyla eğilir ya da merakla fısıldaşırdı. Burada ise, odun kesen adamlar baltalarını durduruyor, dükkanlarının önünü süpüren kadınlar doğruluyor, oynayan çocuklar susuyordu. Ve hepsi, tek bir şey yapıyordu: İzliyorlardı. Yüzlerinde ne bir selamlama ne de bir düşmanlık vardı. Sadece, bir fırtınanın yaklaşıp yaklaşmadığını anlamaya çalışan bir çiftçinin derin, ifadesiz ve ölçüp biçen bakışları vardı.

Kalenin kapısında onları, Denoistos'un komutayı devralacağı adam, Yüzbaşı Torvin karşıladı. Torvin, ellili yaşlarında, yüzü kuzeyin rüzgârıyla ve sayısız kışla kırışmış, elleri nasırlı, dev gibi bir adamdı. Üzerindeki zırh yeni değil, ama bakımlıydı. Denoistos'a askeri bir selam verdi.

"Hoş geldiniz, Prens Komutan," dedi, sesi bir fıçının dibinden gelir gibiydi. Rütbesine saygı duyuyordu, ama gözleri Denoistos'un pahalı ama yolculuktan kirlenmiş çizmelerine, yumuşak görünen ellerine ve sarayda yetiştiğini belli eden duruşuna takılmıştı.

Komutanlık devir teslimi, kale avlusunda, soğuk rüzgârın altında, olabildiğince kısa ve resmi tutuldu. Torvin, Denoistos'u subaylarıyla tanıştırdı. Hepsi de Torvin gibi, daha genç ama aynı derecede sert ve güvensiz bakan adamlardı. Denoistos, her birinin elini sıkarken, kendisine uzatılan elin bir dost eli değil, bir terazi kefesi olduğunu hissediyordu. Ağırlığını ölçüyorlardı.

İlk günlerinde Denoistos, sarayda öğrendiği tüm liderlik derslerini uygulamaya çalıştı. Askerlerle birlikte yemekhanede yemek yedi, talimlerini izledi, kasabadaki demirciyle ve fırıncıyla sohbet etmeye çalıştı. Ama her seferinde aynı görünmez duvara çarpıyordu. Yemekhanede oturduğu masanın etrafında bir boşluk oluşuyordu. Sorularına kısa, net ve gereksiz tüm kelimelerden arındırılmış cevaplar alıyordu. Kasabalılar ona "Komutan" diyorlardı, ama aralarında konuşurken ondan "Merkezli" diye bahsediyorlardı. O, bu toprakların bir parçası değildi. O, vergileri artıran, dilekçeleri ayaklar altına alan, onların hayatını bir harita üzerindeki küçük bir piyon gibi gören o uzak ve nefret edilen Aserion'dan gelmişti.

Bir akşam, kaledeki odasının ateşinin başında otururken, kapısı çalındı ve Yüzbaşı Torvin içeri girdi. Elinde günlük raporlar vardı. Raporları masaya bıraktıktan sonra gitmek üzereyken, Denoistos ona seslendi.

"Yüzbaşı. Bir şey sormak istiyorum. Buradaki insanlar... Benden ne bekliyorlar?"

Torvin bir an duraksadı. Dürüst bir adamdı ve yalan söylemeyi beceremezdi. "Hiçbir şey beklemiyorlar, komutanım," dedi net bir şekilde. "Daha önce de sizin gibi merkezden komutanlar geldi. Bazıları adildi, bazıları zalim. Ama hepsi gitti. Siz de gideceksiniz. Onlar sadece, siz gidene kadar hayatta kalmaya çalışıyorlar."

Bu sözler, Denoistos'un kalbine bir buz parçası gibi saplandı.

"Peki güvenlerini... nasıl kazanabilirim?"

Torvin, odanın küçük penceresinden dışarıdaki karanlık ve rüzgârlı geceye baktı. "Burada rütbenizden veya kanınızdan önce, yaklaşan kışa dayanıp dayanamayacağınızı görmek isterler, komutanım. Aserion'un ipekleri bu rüzgârda pek işe yaramaz. Kış, herkesi eşitler. Kıştan sağ çıkarsanız, belki o zaman sizi dinlemeye başlarlar."

Yüzbaşı odadan çıktığında, Denoistos ateşin karşısında uzun süre hareketsiz oturdu. Altın kafesten kaçmış, kendini ait hissedeceğini umduğu yere gelmişti. Ama anladı ki, burası bir sığınak değildi. Burası, buzdan ve güvensizlikten örülmüş başka bir kaleydi. Ve bu kalenin kapılarını açmanın tek yolu, kanının asaletini değil, kendi dayanıklılığını ve iradesini kanıtlamaktı. Gerçek sınav şimdi başlıyordu.

Prensin İlk Sınavı: Yılan Geçidi Haydutları

İlk kar taneleri Yılan Geçidi'nin zirvelerine düşmeye başladığında, Kurt Kalesi'ne ulaşan haber, yaklaşan kışın kendisinden daha dondurucuydu. Kıştan önceki son büyük tahıl ve tuz kervanı, pusuya düşürülmüştü. Kervandan geriye kalan tek şey, atından indiğinde yere yığılan, omzunda bir ok yarası taşıyan kan içindeki bir muhafız ve onun anlattığı dehşet dolu bir hikayeydi. Haydutlar sadece erzağı çalmamış, aynı zamanda karşı koyan herkesi acımasızca katletmişti.

Haber, kasabanın pazar yerinde bir orman yangını gibi yayıldı. Bu, sadece bir soygun değil, bir ölüm fermanıydı. O tahıl olmadan, kışın en karanlık aylarında en az on aile aç kalacaktı.

Denoistos, kalenin strateji odasında subaylarını topladığında, havadaki gerilim elle tutulacak kadar yoğundu. Yüzbaşı Torvin'in yüzü, bir kaya kadar sertti. Diğer subaylar, klasik Aserion prosedürünü tartışıyorlardı: Kaybı merkeze rapor etmek, kaledeki stoklardan karneyle dağıtım yapmak ve halka yeni bir "güvenlik vergisi" getirmek.

"Yeter!" Denoistos'un sesi, odadaki mırıltıları bir anda kesti. Herkes ona döndü. Genç komutan, masanın üzerindeki haritaya bakıyordu, ama gözleri uzaklardaydı. "Aserion'a bir mektup haftalar sonra ulaşır. Gelen cevap ise bir sonraki baharda anca gelir, o da gelirse. Karneyle dağıtım, açlığı sadece erteler, engellemez. Ve ben, soyulan bir halktan bir de vergi almayacağım."

Ayağa kalktı ve odadakilere tek tek baktı. "O tahıl geri alınacak. Haydutlar ise adalete teslim edilecek. Yirmi kişilik, en tecrübeli adamlardan oluşan bir birlik hazırlayın, Yüzbaşı."

Torvin başını salladı. "Emredersiniz, komutanım. Birliği hemen hazırlar, başlarına Teğmen Fendrel'i geçiririm."

"Hayır," dedi Denoistos net bir sesle. "Birliğin başında ben olacağım."

Oda yeniden sessizliğe büründü. Bu kez sessizlik, şaşkınlık ve inanamazlıkla doluydu. Yüzbaşı Torvin, hayatında ilk kez bir prense karşı çıkma cüretini gösterdi. "Komutanım, bu delilik. Sizin hayatınız, birkaç çuval tahıldan daha değerlidir. Bu haydutlar tekin değil, pusu kurmayı biliyorlar. Sizi riske atamayız."

Denoistos, Torvin'in yanına yürüdü ve gözlerinin içine baktı. Sesi alçak ama keskindi. "O çuvallar yüzünden bu kış ailesi aç kalacak bir babaya göre değil, Yüzbaşı. Eğer bu kaleye komuta ediyorsam, onun tehlikelerini de paylaşacağım. Aserion'daki masamın başında oturup, adamlarımın kanıyla yazılmış raporları okumayacağım."

Bu, Torvin'in veya diğerlerinin bir Aser prensinden duymayı beklediği bir şey değildi. Onlar için prensler, değerli ve korunması gereken biblolar gibiydi. Ama karşılarındaki genç adam, bir biblo gibi değil, bilenmiş bir kılıç gibi konuşuyordu. Torvin, itiraz edecek başka bir kelime bulamadı. Sadece, "Emredersiniz," diye mırıldanabildi.

İki saat sonra, küçük ama seçkin bir birlik, Kurt Kalesi'nin kapılarından rüzgâra doğru at sürüyordu. Denoistos, en öndeydi. Üzerinde Aserion'dan getirdiği süslü zırh değil, garnizondaki herhangi bir askerin giydiği pratik ve dayanıklı bir deri zırh vardı.

Yılan Geçidi'nin buz gibi yamaçlarında ilerlerken, Denoistos'un Aserwar Okulu'nda aldığı acımasız eğitim kendini gösterdi. O, sadece bir komutan değil, aynı zamanda usta bir izciydi. Kervanın kalıntılarını inceledi, haydutların sayısını, kullandıkları silahları ve kaçış yollarını şaşırtıcı bir isabetle tahmin etti. Torvin, hayatı boyunca bu dağlarda avlanmıştı ama prensin öngörüleri ve taktiksel zekası karşısında sessiz bir hayranlık duymaya başladı.

Denoistos, körü körüne bir takip yerine, bir karşı pusu kurdu. Haydutların, çaldıkları ganimetle yavaşlayacağını ve en kestirme dağ yolunu kullanacağını biliyordu. Birliğinin yarısını dar bir boğazda gizlerken, kendi de dahil olmak üzere geri kalanıyla haydutları tuzağa doğru çekti.

Savaş, ani ve vahşi oldu. Haydutlar, avladıklarını sandıkları küçük birliğin aslında bir yem olduğunu anladıklarında artık çok geçti. Denoistos, saraydaki bir prens gibi geriden komutlar yağdırmadı. Atından ilk inen ve elinde kılıcıyla ilk saldıran oydu. Savaşın en yoğun anında, iki haydut Yüzbaşı Torvin'i sıkıştırdığında, Denoistos bir gölge gibi aralarına daldı. Hareketleri, Vorian'ın talimlerindeki gibi ağır ve güçlü değil; hızlı, akıcı ve ölümcüldü. İki adam, ne olduğunu anlamaya bile fırsat bulamadan yere serildi.

Savaş bittiğinde, haydutların çoğu ölmüş, kalanlar ise esir alınmıştı. Denoistos'un adamları, genç komutanlarına yeni bir gözle bakıyorlardı. Bu, Aserion'dan gelmiş narin bir çiçek değildi; bu, bu dağlar kadar sert ve tehlikeli bir savaşçıydı.

Geriye, çalınan tahıl çuvallarını ve bağladıkları esirleri alarak döndüler. Kurt Kalesi'ne girdiklerinde, akşam çöküyordu. Kasabalılar yine sessizce onları izliyordu. Ama bu kez bakışlar farklıydı. Soğuk güvensizliğin yerini, merak ve fısıltıyla karışık bir saygı almıştı. Kendi canını, onların ekmeği için riske atan bir prens... Bu, daha önce hiç görmedikleri bir şeydi.

Kale avlusunda atlarından indiklerinde, Denoistos yorgunlukla Torvin'e döndü. "Kayıplarımız?"

"İki yaralımız var, komutanım. Ciddi bir şey yok. Sizin sayenizde."

Torvin, Denoistos'un gözlerine baktı. Bu kez ne bir prens komutana ne de bir yabancıya bakıyordu. Bir lidere bakıyordu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece, kuzeyli bir adamın verebileceği en büyük onur nişanıyla, başını hafifçe ve saygıyla eğdi.

Denoistos, o an anladı. Kuzey'in buzdan duvarındaki ilk çatlağı açmıştı. Ve bunu kanının asaletiyle değil, kendi döktüğü ter ve kanla başarmıştı.

Güneydeki Darbe ve Sessiz Bekleyiş

Yıllar, Denoistos'u değiştirmişti. Saraydan ayrılan o öfkeli ve idealist genç adam gitmiş, yerine Kuzey'in acımasız coğrafyasında saygı kazanmış, yirmili yaşlarının başlarında tecrübeli bir komutan gelmişti. Artık "Merkezli Prens" değildi; o, adamlarının ve halkının güvendiği Komutan Denoistos'tu. Kurt Kalesi'nde, Aserion'un entrikalarından uzakta, kendi adalet ve düzen anlayışıyla küçük ama dürüst bir dünya kurmuştu.

Ancak Aserion, unutacak kadar uzakta değildi.

O kış, öncekilerin hepsinden daha sert vurmuştu. Kurt Kalesi, haftalardır dinmeyen bir kar fırtınasının esiriydi. Dışarıdaki dünya, uluyan bir rüzgârın ve bembeyaz bir körlüğün içinde kaybolmuştu. Denoistos, harita odasında, ateşin başında Yüzbaşı Torvin ile birlikte bahar geldiğinde yapılacak devriyelerin ve yeniden açılacak tedarik yollarının planını yapıyordu. Kalede, fırtınaya karşı bir sığınakta olmanın getirdiği sakin ve rutin bir hava vardı.

İşte tam o anda, gözcü kulesinden gelen borazan sesi, kalenin taş duvarlarında bir çığlık gibi yankılandı. Bu, bir saldırı borazanı değildi; bu, fırtınanın içinde tek bir atlıyı haber veren, daha nadir ve daha tekinsiz bir sesti.

Yarım saat sonra, kale kapıları gıcırdayarak açıldığında içeri giren şey bir insandan çok, bir buz heykeline benziyordu. Kraliyet postası olduğu anlaşılan adam, atının eyerinde donmuş haldeydi. Askerler onu indirip, titreyen ve neredeyse bilinçsiz bedenini ateşin önüne taşıdılar. Adamın buz tutmuş elinden, Aser hanedanının mührünü taşıyan deri bir silindir zar zor alındı.

"Komutanım?" diye sordu. "Kötü bir haber mi var?"

Denoistos cevap vermedi. Gözleri parşömendeki tek bir isme kilitlenmişti: Nevery Aserilios.

Bu isim, Denoistos'u yıllar öncesine, Aserwar Kraliyet Savaş Okulu'nun soğuk talim alanlarına geri götürdü. Nevery, onun sınıf arkadaşıydı. Ama asla dostu olmamıştı. Zekiydi, evet. Ama zekası, buz gibi bir hırsla ve ürkütücü bir ahlaksızlıkla birleşmişti. Denoistos, bir keresinde yapılan bir savaş oyununu hatırladı. Amaç, karşı takımın sancağını ele geçirmekti. Nevery'nin takımı pusuya düşürüldüğünde, Nevery tereddüt etmeden, yaralı bir yoldaşını yem olarak geride bırakmış, düşman oyalarken sancağı tek başına alıp zafere ulaşmıştı. O gün, eğitmenleri onun bu "pragmatik" hamlesini övmüştü. Ama Denoistos, Nevery'nin gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir üzüntü görmüştü; sadece hedefine ulaşmış bir avcının soğuk tatminini... Nevery için insanlar, satranç tahtasındaki piyonlardan ibaretti.

Kendine geldiğinde, titrek bir sesle olanları anlattı: Kral Vorian, Denoistos'un ağabeyi, ölmüştü. Ama yatağında değil. Saray koridorlarında, kendi muhafızlarının ihanetiyle. General Nevery Aserilios, bir gece darbesiyle tahtı ele geçirmiş, kendisine sadık olmayan tüm komutanları ve konsey üyelerini kılıçtan geçirmişti. Aserion bir kan gölüne dönmüştü. Ve şimdi Nevery, IV. Aserilios unvanıyla tahta oturmuştu. Parşömen, tüm garnizonların yeni krala bağlılık yemini etmesini emrediyordu.

Torvin ve diğer subaylar şok içinde birbirlerine baktılar. Taç el değiştirmişti, hem de kanla. Onların sadakati Aser tacınaydı, ama o tacı şimdi bir katil takıyordu.

"Ne yapacağız, komutanım?" diye sordu Torvin.

Denoistos, parşömeni buruşturup ateşin içine attı. Kağıdın yanıp kıvrılmasını izlerken, Aserwar'daki o anıyı yeniden yaşadı. Yoldaşını feda eden o soğuk, hesapçı bakışları...

"Vorian," dedi Denoistos, sesi odadaki herkesi donduracak kadar sakindi. "Halkını küçümseyen, kibirli bir kraldı. Ama en azından kuralları vardı. Bir onur anlayışı vardı. Nevery'de ise bunların hiçbiri yok. O bir kral değil, o bir bıçak. Ve bir bıçak, yönetmek için değil, kesmek için vardır."

Pencereye yürüdü ve dışarıdaki amansız fırtınaya baktı.

"Bu darbe, sadece bir kralın değişmesi değil, Torvin," diye devam etti. "Bu, AserLand'in üzerine çökecek uzun, karanlık bir kışın başlangıcı. Bu dışarıdaki fırtınayı, bahar esintisi gibi gösterecek bir kışın..."

Gözlerini kıstı. Nevery'nin hırsını biliyordu. Ve o hırsın, Aserion'un duvarları içinde kalmayacağını da. Bir gün, o soğuk ve hesapçı bakışlar kuzeye, buradaki inatçı halka ve zengin kaynaklara dönecekti.

"Ne yapacağız?" diye sordu kendine fısıltıyla. Şimdilik cevap yoktu. Sadece, Aserion'dan gelen ve tüm krallığı yutmakla tehdit eden bir fırtınanın ilk rüzgârları vardı. Kurt Kalesi'nde kurduğu o küçük, adil dünya, artık her zamankinden daha kırılgan ve daha değerliydi. Ve Denoistos, onu ne pahasına olursa olsun koruması gerektiğini biliyordu.

Güneyin Ziyareti ve Demir Vergi

Nevery Aserilios'un darbesinin haberi, Kurt Kalesi'nin üzerine bir çığ gibi düşmüştü. Ancak çığın getirdiği ilk şok dalgası geçtikten sonra, geriye uğursuz bir bekleyiş kalmıştı. Kış, kaleyi ve kasabayı haftalarca dünyadan kopardı. Bu süre zarfında Denoistos, Nevery'nin bir sonraki hamlesinin ne olacağını düşündü. Okuldan tanıdığı o acımasız ve hırslı adamın, krallığın bu uzak köşesini unutmayacağını biliyordu.

Cevap, karların erimeye başladığı ilk bahar günlerinde geldi. Bu kez gelen, fırtınada donmuş bir haberci değildi. Bu kez gelen, Aserion'un tüm kibrini ve soğukluğunu üzerine giymiş, Lord Corvin adında bir kraliyet vergi tahsildarı ve ona eşlik eden, zırhları kuzeyin güneşi altında bile parlayan yirmi kişilik bir müfrezeydi.

Lord Corvin, Denoistos'un huzuruna çıktığında onu bir komutan olarak değil, denetlenmesi gereken bir taşra yöneticisi olarak gördüğünü belli eden bir tavırla konuştu. Elindeki parşömeni açtı ve Nevery'nin, yani IV. Aserilios'un ilk buyruğunu Kurt Kalesi'nin avlusunda toplanan halka ve askerlere okudu.

Buyruk, "Demir Vergi" adını taşıyordu. Gerekçesi, "önceki rejimin ihanetleri sonrası krallık hazinesini yeniden güçlendirmek ve AserLand'in birliğini pekiştirmekti." Ancak maddeleri, bir vergi fermanından çok, bir intikam yeminine benziyordu. AserNorthia halkı, kış boyunca depoladıkları erzakın, avladıkları kürklerin ve dağlardan çıkardıkları demir cevherinin üçte birini derhal Aserion'a göndermekle yükümlüydü. Fermanın en zalim cümlesi ise sonundaydı: "Geçmişteki itaatsizlikleri ve merkeze olan zayıf bağlılıkları göz önünde bulundurularak, AserNorthia halkı bu fedakarlıkta diğer bölgelere göre daha büyük bir pay üstlenecektir."

Bu, resmi bir ilandı. Onlar artık ikinci sınıf vatandaştı.

Avludaki kalabalıktan önce şaşkın, sonra ise öfkeli bir uğultu yükseldi. Sert kıştan yeni çıkmış, depoları neredeyse boş olan bu insanlar için bu, sadece bir vergi değil, bir sonraki hasada kadar açlık demekti. Yaşlı bir kadın feryat etti, bir demirci ise "Bu hırsızlıktır!" diye bağırdı. Lord Corvin'in askerleri, adamı anında coplarının dipçikleriyle yere serdi.

Denoistos, olanları kale duvarının üzerinden izliyordu. Yüzü ifadesizdi, ama damarlarındaki kanın çekildiğini hissediyordu. Yavaşça merdivenlerden indi ve avlunun ortasına yürüdü.

"Lord Corvin," dedi, sesi sakin ama buz gibiydi. "Bu fermanı yanlış okuyor olmalısınız. Halkın verecek bir şeyi kalmadı. Bu vergiyi şimdi dayatmak, Aserion'a tahıl değil, Kurt Kalesi'ne isyan getirir."

Corvin, küçümseyen bir gülümsemeyle Denoistos'a döndü. "Komutan Denoistos. Sizin göreviniz Kral'ın buyruğunu yorumlamak değil, uygulamaktır. İsyan, kılıçla çözülecek bir sorundur, vergi politikasıyla değil. Kral sadakat istiyor ve sadakatin bir bedeli var." Gözlerini kısarak ekledi, "Ve taşraya fazla alışan bir prens, başkent tarafından kolayca unutulabilir."

Bu, üstü kapalı bir tehditti. Denoistos, o an hayatının en net anlarından birini yaşadı. Bir yanda, halkını ölüme terk etmesini emreden hanedanının kibirli temsilcisi duruyordu. Diğer yanda ise, yıllardır korumaya yemin ettiği, yüzleri çaresizlik ve öfkeyle sertleşmiş, ona umutla bakan insanlar. Torvin'in elinin kılıcının kabzasına gittiğini gördü. Avludaki her an patlamaya hazır bir barut fıçısı gibiydi. Ya bu fitili kendi elleriyle ateşleyecek ya da söndürecekti.

Üçüncü bir yol seçti.

Derin bir nefes aldı ve yüzüne, Aserion'da öğrendiği o sahte, bürokratik maskeyi takındı. "Buyruk uygulanacaktır, Lordum," dedi, sesi itaatkâr çıkmıştı. Corvin'in yüzünde kendini beğenmiş bir gülümseme belirdi.

"Ancak," diye devam etti Denoistos. "Hayaletlerden vergi toplayamazsınız. Madenciler, avcılar ve çiftçiler, karların erimesiyle dağlara ve yaylalara dağılmış durumdalar. Onları bulmak, ellerindekini saymak ve bu verginin üçte birini hesaplamak... Bu haftalar, belki de aylar sürer. Lojistik, bilirsiniz."

Corvin'in gülümsemesi soldu. "Ne demek istiyorsun, Prens?"

"Demek istediğim şu ki, Lord Corvin," dedi Denoistos, her kelimesinin üzerine basarak. "Siz ve adamlarınız, bu uzun ve meşakkatli süreç boyunca kalemizin misafiri olabilirsiniz. Ya da Aserion'a dönüp Kral'a, ilk sevkiyatın... hazır olduğunda... yola çıkacağını bildirebilirsiniz."

Bu, bir isyan değildi. Ama bir boyun eğiş de değildi. Bu, kurallara uyarak kuralları yıkmaktı. Denoistos "hayır" dememişti, sadece "şimdi değil" demiş ve zamanlamanın kontrolünü kendi eline almıştı. Corvin öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Ama prensin "lojistik" argümanına karşı söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Birkaç küfür savurduktan sonra, "Komutan'ın bu 'gecikmesini' Kral'a bizzat rapor edeceğim," diyerek adamlarıyla birlikte hışımla kaleyi terk etti.

Corvin ve birliği gözden kaybolduğunda, avludaki uğultu dinmişti. Halk, sessizce komutanlarına bakıyordu. Yüzlerinde artık sadece çaresizlik yoktu; tehlikeli bir umut belirmişti. Denoistos, onlarla kralın zalim buyruğu arasına bir kalkan gibi girmişti.

Yüzbaşı Torvin, Denoistos'un yanına geldi. "Bize sadece zaman kazandırdınız, komutanım," dedi fısıltıyla. "Ama aynı zamanda savaş ilan ettiniz."

Denoistos'un bakışları, Corvin'in atının kaldırdığı toz bulutunun Aserion'a doğru kaybolduğu güney yolundaydı.

"Savaş, Nevery'nin o tahta oturduğu gün ilan edildi, Yüzbaşı," diye cevap verdi. "Ben sadece, hangi tarafta olduğumu seçtim."

Devrimin Kalemi ve Devrimin Kılıcı

Lord Corvin'in Aserion'a öfkeyle dönüşünün ardından Kurt Kalesi'nin üzerine tekinsiz bir sessizlik çöktü. Denoistos zaman kazanmıştı, evet. Ama bu, fırtına öncesi bir sessizlikti. Nevery'nin cevabının ne olacağını, ne zaman geleceğini kimse bilmiyordu. Bu belirsizlik, kaledeki disiplini ve kasabadaki gerilimi her geçen gün artırıyordu. Denoistos, devriyeleri sıklaştırmış, gözcü kulelerine en güvendiği adamlarını yerleştirmişti. Aserion'dan gelecek bir orduyu bekliyordu, ama tehdidin içeriden de gelebileceğinin farkındaydı.

Bir gece, Yüzbaşı Torvin, elinde bir meşaleyle Denoistos'un odasına girdiğinde, yüzünde her zamankinden daha endişeli bir ifade vardı.

"Komutanım," dedi alçak bir sesle. "Bir tuhaflık var."

Denoistos haritalarının başından kalktı. "Ne gibi bir tuhaflık, Yüzbaşı?"

"Kasabanın doğu yakasındaki eski matbaa. Üç haftadır, her gece sabaha kadar ışıkları yanıyor. Adamlarım, gecenin bir yarısı içeri girip çıkan gölgeler gördüklerini söylüyorlar. Normalde o matbaacı, gün batınca kepenk indirirdi."

Denoistos'un zihninde tehlike çanları çaldı. Bu belirsizlik ortamında, gizli gece toplantıları tek bir anlama gelebilirdi: Komplo. "Nevery'nin adamları olabilir mi?" diye sordu. "Halkı kışkırtmak için gönderilmiş casuslar?"

"Olabilir," diye cevap verdi Torvin. "Ya da daha kötüsü. Aramızdaki bazıları, sizin direnişinizi zayıflık olarak görüp, Kral'a yaranmak için bir fırsat kolluyor olabilir. Her ne ise, kokusu iyi değil."

Denoistos bir an düşündü. Büyük bir birlikle yapılacak bir baskın, kasabada paniğe yol açabilir ve eğer ortada bir komplo yoksa, halkın zar zor kazandığı güvenini sarsabilirdi. Ama görmezden gelmek, sırtından bıçaklanmayı beklemek demekti.

"Sen, ben ve en güvendiğin on adam," dedi kararını vererek. "Gürültü yapmayacağız. İçeride ne döndüğünü kendi gözlerimizle göreceğiz."

Yarım saat sonra, küçük bir grup, Kurt Kalesi'nin gölgesindeki karanlık sokaklarda sessizce ilerliyordu. Matbaanın önüne geldiklerinde, Torvin'in anlattıklarının doğruluğunu gördüler. Pencereler kalın perdelerle örtülmüştü, ama aralarından solgun bir ışık sızıyordu. Ve içeriden, boğuk, ritmik bir ses geliyordu: Bir matbaa makinesinin durmak bilmeyen takırtısı.

Denoistos'un işaretiyle, iki asker koçbaşıyla kapıya yüklendi. Kapı, bir gürültüyle kırılarak ardına kadar açıldı. Denoistos ve adamları, kılıçları çekilmiş halde içeri daldılar.

Ancak içeride gördükleri sahne, bekledikleri gibi değildi. Bir masanın etrafına toplanmış, komplo planları çizen hainler yoktu. Keskinleştirilen hançerler, hazırlanan zehirler yoktu. Oda, hummalı bir faaliyetin merkeziydi. Genç erkekler ve kadınlar, mürekkep ve kağıt kokusu içinde koşuşturuyor, metal harfleri diziyor, devasa matbaa makinesinin kolunu çeviriyorlardı. Bu bir komplo değil, bir üretim anıydı.

Odanın ortasında, dağınık saçları ve mürekkebe bulanmış parmaklarıyla, gözlüklü, zayıf bir adam duruyordu. Baskıdan yeni çıkmış bir kağıdı inceliyordu. Yüzünde, işi bölündüğü için duyduğu bariz bir rahatsızlık vardı, ama korku yoktu.

"Bu da ne demek oluyor?" diye gürledi Torvin, kılıcını adamın boğazına dayayarak.

Adam, gözlerini yavaşça Torvin'in kılıcından, onun öfkeli yüzüne ve en sonunda arkasında duran Denoistos'a çevirdi. "Zamanlama için özür dilerim, Komutan Denoistos," dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. "Sadece birkaç yüz tane daha basmamız gerekiyordu."

Denoistos, adamın kendisini tanımasına şaşırmıştı. "Ne basıyorsunuz burada?" diye sordu, sesi sertti.

Torvin, adamın elindeki kağıdı hışımla kaptı ve Denoistos'a uzattı. Denoistos, meşalenin titrek ışığında kağıda göz gezdirdi. Bu, Nevery'nin buyruklarına veya Aserion propagandasına benzemiyordu. Başlığı keskindi: "Demir Vergi mi, Esaret Bedeli mi?"

Okumaya devam etti. Yazı, AserNorthia'nın kuruluşundan bu yana Aserion'a olan sadakatini anlatıyor, Rotto Kant Aser'in birlik vaatlerini hatırlatıyor ve sonra bir cerrahın neşteri gibi, yıllar boyunca maruz kaldıkları haksızlıkları tek tek sıralıyordu. Son olarak, Nevery'nin Demir Vergisi'ni, bir vergi değil, kuzey halkının onuruna ve yaşamına yapılmış bir saldırı olarak tanımlıyordu. Yazı "Silahlanın!" demiyordu. "İsyan edin!" demiyordu. Daha tehlikeli bir şey yapıyordu. Sorular soruyordu: "Sadakatimiz ne zaman köleliğe dönüştü? Atalarımızın kanıyla sulanan bu topraklarda, kendi evimizde ne zaman yabancı olduk? Bir kral, halkını açlığa mahkum ettiğinde hala kral mıdır?"

Bu bir isyan çağrısı değildi. Bu, bir isyanın ta kendisiydi. Ama kılıçla değil, kelimelerle yazılmıştı.

Denoistos, başını kağıttan kaldırdı ve karşısındaki mürekkepli adama baktı. O an anladı. Aserion'dan gelecek bir orduya veya içlerindeki hainlere odaklanırken, asıl tehdidi, ya da belki de asıl müttefiki gözden kaçırmıştı. Bu adam, aynı savaşı veriyordu. Ama onun silahı çelik değil, akıldı. Ve belki de bu, Nevery'nin tiranlığına karşı çok daha tehlikeli bir silahtı.

Askerler, ne yapacaklarını bilmeden, Komutanlarının bir sonraki emrini bekliyorlardı. Tutukla mı? İnfaz et mi? Denoistos, elindeki kağıdı yavaşça indirdi.

"Sen kimsin?" diye sordu, sesindeki sertlik kaybolmuş, yerine merak gelmişti.

Gözlüklü adam, hafifçe gülümsedi. "Benim adım Skarryion, komutanım. Ve sanırım, konuşacak çok şeyimiz var."

Denoistos, elindeki kağıdı bir an bırakmadan, "Yüzbaşı," dedi, sesi sakindi ama bir emrin kesinliğini taşıyordu. "Adamlarını al ve dışarıda bekle. Kimse içeri girmeyecek, kimse dışarı çıkmayacak." Sonra bakışlarını Skarryion'a çevirdi. "Sen de adamlarına söyle, dışarı çıksınlar."

Torvin bir an tereddüt etti. Komutanını, bir isyanın lideri olabilecek bu adamla yalnız bırakma fikri onu rahatsız ediyordu. Ama Denoistos'un gözlerindeki ifade, itiraza yer bırakmıyordu. Yüzbaşı, isteksizce başını salladı ve adamlarına işaret etti. Skarryion da kendi çalışanlarına döndü. "Her şey yolunda," dedi güven veren bir sesle. "Biraz dinlenin."

Dakikalar içinde, matbaa boşalmıştı. İçeride sadece Denoistos, Skarryion, mürekkep kokusu ve matbaa makinesinin ritmik takırtısının yerini alan uğursuz bir sessizlik kalmıştı.

Denoistos, elindeki kağıdı harflerin dizildiği tezgâhın üzerine yavaşça bıraktı. "Bu kağıt parçasıyla bir tiranı devirebileceğini mi sanıyorsun?" diye sordu. "Nevery, bu yazıyı yazan elleri keser, bastığın matbaayı da üzerine yıkar. Bunu bilmiyor musun?"

Skarryion, gözlüklerinin arkasından Denoistos'u dikkatle süzdü. "Biliyorum," dedi sakince. "Ama siz bir şeyi yanlış anlıyorsunuz, komutanım. Bu kağıt bir silah değil. Bu, silahı tutacak eli uyandıran bir sestir."

Tezgâha yaklaştı ve kağıdı parmaklarının arasına aldı. "Yıllardır bu halka Aserion'dan tek bir ses geldi: 'İtaat et. Ver. Boyun eğ.' Ben ise onlara başka bir şey fısıldıyorum: 'Neden?' Bu kelime, Komutan, Nevery'nin en büyük ordusundan daha tehlikelidir. Çünkü bir orduyu yenebilirsiniz. Ama bütün bir halkın zihninde uyanan bir soruyu asla susturamazsınız."

Denoistos, adamın korkusuzluğundan ve hitabet gücünden etkilenmişti. Ama bir stratejist olarak, kelimelerin tek başına yeterli olmadığını biliyordu.

"Cesurca sözler, Skarryion. Ama halkın zihnini birleştirmek, Aserion'un lejyonlarını durdurmaz."

"İşte bu yüzden buradasınız," dedi Skarryion, sesinde en ufak bir şüphe kırıntısı yoktu. Bu bir tahmin değil, bir tespitti. "Sizi araştırdım, Komutan. Aserion'dan neden ayrıldığınızı, halk için dağlarda haydutlarla nasıl savaştığınızı, Lord Corvin'e nasıl kafa tuttuğunuzu biliyorum. Sarayda size öğretilen her şeye sırtınızı döndünüz çünkü onların yalan olduğunu gördünüz. Siz de bu zulmü benim kadar net görüyorsunuz. Ama kılıcınız kınında. Çünkü tek başınasınız."

Denoistos cevap vermedi. Skarryion'un sözleri, kendi ruhunun en derin köşelerine saplanan bir hançer gibiydi.

Skarryion devam etti, sesi şimdi bir teklifin, bir ittifakın tonunu taşıyordu. "Benim kelimelerim, bu halkın dağınık öfkesini tek bir amaca yönlendirebilir. Onlara neden savaştıklarını hatırlatabilir. Sizin kılıcınız ise onlara nasıl savaşacaklarını öğretebilir. Onlara umut ve cesaret verebilir. Ben halkın ruhu olurum, siz ise yumruğu. Birlikte, AserNorthia'yı bir isyancı kalabalığı değil, bağımsız bir ulus yapabiliriz."

Teklif, cüretkâr ve tehlikeliydi. Ama aynı zamanda Denoistos'un aklından geçenleri korkutucu bir netlikle ifade ediyordu. Yine de şüpheleri vardı.

"Planın nedir?" diye sordu, sesi bir sorgucunun sertliğindeydi. "Halkı kelimelerle doyuramazsın. Kış yeniden geldiğinde onlara bu kağıtları mı yaktıracaksın? Aserion'un zırhlı lejyonları kapıya dayandığında, onlara bu makaleleri mi okuyacaksın? Silahların nerede? Erzak depoların? Seni takip eden kaç adamın var?"

Skarryion gülümsedi. Bu soruları bekliyordu. "Kelimelerle karın doymaz, doğru. Ama umutla doyar. Ve benim yazılarım onlara umut veriyor." Daha sonra, matbaanın arkasındaki bir bölmeyi işaret etti. "Her kasabada, her köyde benim gibi düşünen insanlar var. Gizli erzak depoları kuruyoruz. Demirci dükkanlarında geceleri saban değil, kılıç dövülüyor. Eski avcılar, gençlere ok ve yay kullanmayı öğretiyor. Bir kıvılcımımız var, Komutan. Ama bu kıvılcımı bir yangına dönüştürecek bir askeri dehaya, bir lidere ihtiyacımız var. O lider sizsiniz."

Denoistos, matbaanın loş ışığında uzun süre sessiz kaldı. Zihninde, ağabeyinin "Biz aslanız, onlar sürü" diyen sesi yankılanıyordu. Karşısındaki bu mürekkepli adam ise, sürünün de dişleri olabileceğini söylüyordu. Yıllardır içinde bastırdığı o adalet arayışı, kendi kanına karşı ihanet etme korkusuyla savaşıyordu.

Yavaşça tezgâhın üzerindeki kağıdı yeniden eline aldı. Gözleri, en alttaki o son cümleye takıldı: "Bir kral, halkını açlığa mahkum ettiğinde hala kral mıdır?"

Cevabı biliyordu. Her zaman bilmişti.

Kağıdı indirdi ve Skarryion'a baktı. "Bu matbaayı daha iyi korumanız gerekecek, Skarryion," dedi, sesi sakindi. "Geceler, artık daha tehlikeli olacak."

Skarryion'un yüzündeki gülümseme genişledi. Anlamıştı. Denoistos "evet" dememişti. Ama demesine gerek de yoktu.

O gece, bir matbaanın mürekkep kokulu odasında, bir prens ve bir gazeteci, bir krallığa meydan okuyacak o tehlikeli ittifakı sessizce mühürledi. Devrimin artık bir ruhu ve bir de kılıcı vardı.

Gizli Destek

Skarryion'un matbaasından ayrılıp Kurt Kalesi'nin soğuk ve güvenli duvarları arasına döndüğünde, Denoistos'u bir zafer hissi değil, ruhunu kemiren ağır bir yük karşıladı. O gece uyumadı. Odasındaki ateşin çıtırtıları, Aserion'da babasının ve ağabeyinin portreleri önünde ettiği sadakat yeminlerinin çatırdayarak yanışının sesi gibiydi. Kendi kanına, kendi soyuna, kendi geçmişine ihanet etmişti. Bu, basit bir itaatsizlik değildi; bu, bir dünyayı reddetmekti.

Şafak sökerken, kalenin mazgallarından kuzeyin solgun, gri gökyüzünü izlerken, zihninde tek bir görüntü vardı: Yıllar önce Aserion'un Taht Odası'nda, adaletsizlik karşısında onuru kırılan yaşlı kuzeyli Bjorn'un o hayal kırıklığı dolu bakışları. O gün hissettiği utanç, ihanetinin ağırlığından daha baskın çıktı. Kararını yeniden mühürledi. Bu bir ihanet değil, daha büyük bir sadakatti: Adalete olan sadakati.

Ancak o günden sonra hayatı, tehlikeli bir tiyatro sahnesine dönüştü. O, her zamanki Prens Komutan Denoistos'tu. Adamlarının talimlerini denetliyor, garnizonun idari işleriyle ilgileniyor, Aserion'dan gelen rutin raporlara cevaplar yazıyordu. Yüzünde, bir Aser komutanından beklenen o sert ve sorgulanamaz otorite maskesi vardı. Kimse, bu maskenin ardında, her emrin, her kararın artık tek bir amaca hizmet ettiğini bilmiyordu: Nevery'nin tiranlığını yıkmak.

İttifaklarından iki gün sonra, ilk sınavını verdi. Skarryion'a, matbaasını koruyacağına dair üstü kapalı bir söz vermişti. Ama oraya doğrudan muhafızlar dikmek, devrimi daha başlamadan ifşa etmek olurdu. Zekice ve sinsi bir plana ihtiyacı vardı.

Subaylarını strateji odasında topladı. Yüzünde ciddi bir ifadeyle, Aserion'dan gelen "gizli bir istihbarattan" bahsetti. "Aldığım bilgilere göre," dedi, sesi odayı dolduran tecrübeli askerleri bile ikna edecek kadar kendinden emindi, "Kral Nevery, halkın arasındaki sadakati ölçmek ve olası bir isyanı kışkırtmak için Kurt Kalesi'ne casuslar göndermiş olabilir. Bu ajanların amacı, huzursuzluk çıkarmak ve tepkileri merkeze rapor etmek."

Odada bir uğultu yükseldi. Torvin kaşlarını çatmıştı. "Nerede olabilirler bu casuslar, komutanım?"

"Hedefleri, otoritemizin en zayıf olduğu yerler olacaktır," diye cevap verdi Denoistos, haritanın üzerinde gezinerek. "Yani kale dışındaki hanlar, pazar yeri ve garnizonun ana kapıları. Güçlerimizi bu kilit noktalara odaklamalıyız. Gece devriyelerinin rotası yeniden düzenlenecek. Tüm askerler, bu üç bölgeyi abluka altına alacak."

Subaylar planı mantıklı bularak başlarını salladılar. Ama Torvin'in içinde bir şüphe vardı. Denoistos, kasabanın doğu yakasını, yani zanaatkârların ve küçük dükkanların olduğu, matbaanın da içinde bulunduğu o dar sokaklı bölgeyi tamamen devriye dışı bırakmıştı.

Toplantı dağıldıktan sonra Torvin, Denoistos'un yanında kaldı. "Komutanım, bir emrinizi sorgulamak haddim değil ama... bu plan doğu yakasını tamamen savunmasız bırakıyor. Eğer bir kışkırtıcı varsa, faaliyet göstermek için en uygun yer orası değil midir?"

Denoistos, sadık yüzbaşısının zekasını takdir etti. Ama aynı zamanda bu zekadan ilk defa rahatsızlık duydu. Arkasını döndü ve Torvin'e, daha önce hiç kullanmadığı bir mesafeyle baktı. Gözleri soğuk, sesi ise bir komutanın sorgulanamaz tonundaydı.

"İstihbaratın detayları sana açıklayabileceğimden daha hassas, Yüzbaşı. Emirlerim, sahip olmadığın bilgilere dayanıyor. Komuta yetkimi mi sorguluyorsun?"

Torvin, bir adım geri çekildi. Komutanının gözlerinde, omuz omuza savaştıkları o yoldaşlığı değil, bir prensin buz gibi otoritesini görmüştü. Bu onu incitmişti. "Hayır, komutanım. Asla." diyerek askeri bir selam verdi ve odadan ayrıldı.

Denoistos, arkasından kapı kapandığında derin bir nefes aldı. En güvendiği adamına yalan söylemek, ona ihanetinin ilk ve en acı bedeli olmuştu. Ama başka yolu yoktu.

O gece, Denoistos kalesinin en yüksek kulesinin tepesinden, kurduğu oyunu izledi. Askerlerinin meşaleleri, planladığı gibi, kasabanın merkezini bir ışık çemberine alırken, matbaanın bulunduğu doğu yakası karanlık ve boş bir koridora dönüşmüştü. Çok geçmeden, o karanlık koridorda küçük, hızlı gölgelerin hareket ettiğini gördü. Skarryion'un adamları, yeni basılmış bildirileri diğer kasabalara götürmek üzere, Aser devriyelerinin yarattığı güvenli yoldan süzülüyorlardı.

Aser tacının kendisine verdiği gücü, o tacı yıkmak için kullanmıştı. İlk hamlesi başarılı olmuştu. Ama kulenin tepesindeki o zafer anında, Denoistos kendini hayatında hiç olmadığı kadar yalnız hissetti. Artık ne tam olarak bir prensti ne de tam olarak bir devrimci. O, iki maske takmak zorunda olan, en yakın dostuna bile ihanet eden, arafta kalmış bir gölgeydi. Ve bu, özgürlüğe giden yolun ne kadar karanlık ve yalnız olacağının sadece bir başlangıcıydı.

Kuzeye Gelen Demokratik Elçi ve Devrim Duvarı

Beklenen haber, yaz ortasında, karlı dağ geçitleri tamamen açıldığında geldi. Gözcüler, güneyden yaklaşan küçük bir birliği, başında bir diplomat sancağıyla haber verdiler. Bu bir ordu değildi. Ama bazen bir diplomat, bir ordudan daha tehlikeli olabilirdi.

Denoistos, kalenin surlarından yaklaşan birliği izlerken, atının üzerindeki adamı tanıdı. Onu şahsen tanımıyordu, ama Aserion'daki herkes gibi ismini duymuştu: Dunas Zia. Nevery'nin atadığı yeni kral yardımcısı. Ama Zia, Lord Corvin gibi kibirli bir soylu değildi; sarayda bile, diyaloğa ve barışçıl çözümlere olan inancıyla bilinen, nadir ve saygı duyulan bir isimdi. Denoistos, Nevery'nin neden bir şahin yerine bu güvercini gönderdiğini anlamaya çalıştı. Bu bir zeytin dalı mıydı, yoksa daha sinsi bir oyunun ilk hamlesi mi?

Dunas Zia'yı, bir kraliyet elçisine yakışır tüm resmi saygıyla karşıladı. Onu ve yanındaki dört askeri, komuta odasında ağırladı. Zia, yorgun ama nazikti. Gözleri, Denoistos'u bir suçlu gibi değil, anlamaya çalışan bir doktor gibi inceliyordu.

"Komutan Denoistos," diye söze başladı Zia. "Başkentteki Konsey, Kuzey'deki huzursuzluktan endişe duyuyor. Kral IV. Aserilios, bu sorunu kılıçla çözmeden önce, bana halkın şikayetlerini dinleme ve barışçıl bir çözüm arama görevi verdi. Sizin de bu konuda zor bir durumda olduğunuzun farkındayım."

Denoistos, rolünü mükemmel bir şekilde oynadı. Bıkkın ve iki arada kalmış bir komutan portresi çizdi. "Halk öfkeli, Elçi Hazretleri," dedi. "Kış sert geçti. Demir Vergi ise bellerini büktü. Onları sakinleştirmeye çalışıyorum, ancak aralarına sızan ayrılıkçı fısıltılar işimi zorlaştırıyor. Kelime ustası birileri, onların acılarını bir isyan ateşine dönüştürmeye çalışıyor."

Zia, anlayışla başını salladı. "Bu fısıltıların gücünü anlıyorum. Ancak Kral'a, durumun kontrol altında olduğunu ve askeri bir müdahaleye gerek olmadığını rapor etmeliyim. Bölgenin savunma hatlarını ve garnizonun sadakatini teftiş etmeme izin verirseniz, raporum daha güçlü olur."

Bu, Denoistos'un korktuğu talepti. Skarryion ve yandaşları, sadece bildiri basmakla kalmıyor, aynı zamanda kasabanın batı koridorunun kuzeyinde, dağların arasında gizli bir hazırlık yapıyorlardı. Denoistos bu hazırlığı biliyor ve gizlice koruyordu. Zia'yı oradan uzak tutmalıydı. Ama bir kraliyet elçisinin teftiş talebini reddetmek, doğrudan ihanetle eşdeğerdi.

"Elbette, Elçi Hazretleri," dedi, yüzünde en ufak bir tereddüt belirtisi göstermemeye çalışarak.

Atlarına atlayıp garnizonun etrafındaki savunma mevkilerini gezdiler. Denoistos, rotayı kasıtlı olarak doğuya, daha sakin bölgelere çevirdi. Ancak Dunas Zia, tecrübeli bir diplomattı. Haritaları incelemişti. "Batı koridoru, tedarik hattımızın en kilit noktası, Komutan," dedi. "Oradaki savunmayı da görmem gerekir."

Denoistos'un artık bir bahanesi kalmamıştı. İstemeyerek de olsa atını batıya sürdü. Birkaç saatlik bir yolculuktan sonra, ufkun ötesinde, güneşin altında kara bir yara gibi uzanan o şeyi gördüler.

Bu, Denoistos'un bile beklemediği bir şeydi. Skarryion ve adamları inanılmaz bir hızla çalışmıştı. Orada artık sadece bir şantiye yoktu. Yaklaşık dört-beş metre yüksekliğinde, devasa siyah mermer bloklarla örülmüş, yüzlerce metrelik bir duvar yükseliyordu. Ve duvarın tam ortasına, meydan okuyan, devasa harflerle tek bir kelime kazınmıştı: SKARRGARD .

Dunas Zia, atının dizginlerini çekti ve donakaldı. Yüzündeki nazik ve anlayışlı ifade, yerini şok ve dehşete bırakmıştı. Bu, ayrılıkçı bir fısıltı değildi. Bu, taşa kazınmış bir isyandı.

"Komutan..." diye fısıldadı Zia. "Bu... bu da ne? Bu bir savunma hattı değil. Bu bir sınır. Bu bir meydan okuma."

Denoistos, hayatının en büyük performansını sergilemek zorundaydı. Yüzüne, Zia'nınkiyle aynı şoku ve öfkeyi takındı. "Ben... Ben de bunu ilk kez görüyorum, Elçi Hazretleri," dedi, sesi titriyordu. "Bu... Bu affedilemez bir cürettir. Benim yetki alanımın dışında, gözlerden uzak bu dağlarda gizlice yapmış olmalılar. Bu haydutların, bu ayrılıkçıların işi olmalı."

Dunas Zia, Denoistos'a uzun uzun baktı. Prens'in oyunculuğu kusursuzdu. Ama Zia, Aserion'un yılanlarla dolu koridorlarında yetişmişti. Bir yalanın kokusunu alabilirdi. Ancak elinde bir kanıt yoktu. Bildiği tek bir şey vardı: Misyonu sona ermişti. Diyalogla çözülebilecek bir sorun, artık taştan bir sınıra dönüşmüştü.

Tek kelime etmeden atını güneye çevirdi. "Aserion'a dönmeliyim," dedi sadece.

Denoistos, o ve dört askerinin ufukta kayboluşunu izledi. Yanında duran Torvin, "O duvarı gördü," diye mırıldandı.

Denoistos başını salladı. "Evet," dedi, sesi artık sakin ve keskindi. "Ve şimdi Aserion'a, Nevery'e, kuzeyde sadece fısıltıların değil, duvarlar ören bir iradenin olduğunu söyleyecek."

Ufuktaki o kara duvara, gizlice koruduğu o isyan anıtına baktı.

"Ve bu," diye ekledi. "Nevery'nin kılıçlarını çekmesi için yeterli bir sebep olacak. Savaş geliyor, Yüzbaşı."

Barış elçisinin ziyareti, barışı kurtarmamış, aksine savaşın kaçınılmazlığını mühürlemişti.

Savaş Arefesi

Dunas Zia'nın atının kaldırdığı son toz bulutu da güneyin enginliğinde kaybolduğunda, Denoistos Kurt Kalesi'nin surlarında uzun bir süre sessiz kaldı. Yanında duran Yüzbaşı Torvin, komutanının yüzündeki fırtınayı hissedebiliyordu. Bu, artık bir prensin kararsızlığı değildi; bu, bir generalin savaş öncesi sükûnetiydi.

"Zia dürüst bir adam," dedi Denoistos en sonunda, sesi rüzgârda zorlukla duyuluyordu. "Gördüklerini olduğu gibi anlatacaktır. Ve Nevery, dürüstlüğe ateş ve çelikle karşılık verir."

Torvin, komutanının baktığı yere, ufuktaki o kara duvarın hayaletimsi silüetine baktı. "O zaman... beklediğimiz gün geldi, komutanım."

Denoistos, yüzbaşısına döndü. Yıllardır aralarında gelişen o sessiz güven bağının en büyük sınavıydı bu. "Yüzbaşı. Yıllarca Aser tacına hizmet ettim. Bu kale, o tacın malı. Üzerimdeki zırh, o tacın sembolü. Ama o tacı artık bir tiran, halkını açlığa mahkum eden bir kasap takıyor. Benim sadakatim, Aserion'daki bir katile değil, bu dağlardaki onurlu insanlara. Ben seçimimi yaptım."

Bir an duraksadı, Torvin'in gözlerinin içine baktı. "Şimdi sen de kendi seçimini yapmalısın. Seni yetiştiren krallığa mı hizmet edeceksin, yoksa aileni ve komşularını aç bırakmak isteyen o krallığa karşı mı duracaksın? Benimle misin, Torvin?"

Torvin tereddüt etmedi. Elini kalbinin üzerine koydu. Bu, resmi bir askeri selam değil, daha kadim, daha kişisel bir yemindi. "Benim sadakatim size ve Kuzey'e, komutanım. Sonuna kadar."

Denoistos, minnetle başını salladı. Artık yalnız değildi.

O gece, Denoistos ve Torvin, gecenin karanlığından faydalanarak kaleden ayrıldı. Kasabanın arka sokaklarından geçerek Skarryion'un matbaasına vardılar. Ama bu kez kapıyı kırarak değil, gizli bir parola fısıldayarak girdiler. İçeriden gelen bir genç onları, matbaa makinesinin arkasındaki gizli bir kapıdan aşağıya, nemli ve havasız bir mahzene indirdi.

Mahzen, mum ışıklarıyla aydınlatılıyordu. Ortada, haritaların serildiği geniş bir masa vardı. Masanın etrafında, yüzleri kararlı ve gergin birkaç kişiyle birlikte Skarryion Damethsizi duruyordu. Devrimin kalbi, bu küçük ve boğucu odada atıyordu.

Denoistos'u gördüklerinde hepsi sustu. Skarryion, Denoistos'un yüzündeki ifadeden her şeyi anlamıştı.

"Oyun bitti, Skarryion," dedi Denoistos, söze doğrudan girerek. "Elçi, duvarını gördü. Savaş artık bir ihtimal değil, kesinlik. Aserion'un lejyonları, bu karlar yeniden yağmadan üzerimize yürüyecek."

Mahzendeki devrimcilerden endişeli bir mırıltı yükseldi.

"Gizli desteğim artık yeterli değil," diye devam etti Denoistos, sesi odadaki herkesin dikkatini çekecek kadar netti. "Bu günden itibaren, Kurt Kalesi garnizonu, askerleri, silahları ve komutanı, özgür bir AserNorthia davasına hizmet etmektedir."

Elini kemerine attı ve Aser prensi olduğunu simgeleyen, üzerinde hanedan arması bulunan küçük hançeri çıkardı. Hançeri, masanın üzerindeki haritanın tam ortasına, Aserion'u işaret eden noktanın üzerine sertçe sapladı.

"Ben artık bir Aser prensi değilim," dedi. "Ben, Kuzey'in bir generaliyim. Ordum sizinledir. Ben sizinleyim."

Bu, geri dönülmez bir yemindi. Kendi kanına, kendi geçmişine açılmış bir savaş ilanıydı. Skarryion'un yüzünde bir rahatlama belirdi, ama bu bir kutlama anı değildi. Bu, omuzlarına binen sorumluluğun daha da ağırlaştığı bir andı.

"Hoş geldin, General," dedi Skarryion. Sonra hemen haritaya döndü. "O zaman kaybedecek vaktimiz yok."

O an, odadaki dinamik değişti. Artık ortada bir komutan ve bir grup sivil devrimci yoktu; bir savaş konseyi vardı. Denoistos, anında askeri liderliği devraldı.

"Senin duvarın bir sembol, Skarryion, ama onları durdurmaz," dedi parmağını haritadaki geçitler üzerinde gezdirerek. "Asıl duvarımız bu dağlar olmalı. Onları dar boğazlara çekmeli, tedarik hatlarını kesmeli ve bu toprakları onlar için bir mezarlığa çevirmeliyiz. Her kayanın arkasında bir okçu, her vadide bir tuzak olmalı."

Skarryion ise siyasi liderliği üstlendi. "Ben de diğer kuzey kasabalarına haberciler göndereceğim. Bildirilerimiz artık sadece umut değil, silahlanma çağrısı taşıyacak. Halkı, uzun ve zorlu bir savaşa hazırlamalıyız."

Mum ışığının aydınlattığı o küçük mahzende, bir gazeteci ve bir prens, bir imparatorluğa karşı yürütecekleri o umutsuz savaşın ilk planlarını yapmaya başladılar. Biri halkın ruhunu ateşleyecek, diğeri ise o ruhu zafere taşıyacak kılıcı bileyecekti.

Denoistos, o an, hayatında ilk kez tam olarak ait olduğu yerde olduğunu hissetti. Saraydaki o altın kafeste değil. Kurt Kalesi'nin yalnız kulelerinde değil. Tam burada, bir avuç isyancıyla birlikte, bir haritanın başında, imkansıza karşı bir savaş planlarken... Vicdanının sesi, sonunda onu evine getirmişti.

Skarryion ile yapılan o kader ittifakının ertesi sabahı, Denoistos artık bir komplocu değil, bir savaş generaliydi. Kurt Kalesi'nin surlarının ardında, gözlerden uzak bir vadide, Skarryion'un çağrısıyla toplanan ilk gönüllüleri teftiş ettiğinde, önündeki görevin ne kadar devasa olduğunu bir kez daha anladı.

Karşısındaki bir ordu değildi; öfkeli bir kalabalıktı. Yüzleri soğuktan ve yoksulluktan sertleşmiş çiftçiler, ellerinde tırpanlar ve av bıçakları tutuyordu. Köylerinden getirdikleri eski av yaylarını taşıyan avcılar, demirci dükkanlarından kaptıkları çekiçlerle gelmiş zanaatkârlar... Hepsinin gözlerinde Nevery'e karşı bir nefret ve Skarryion'un kelimeleriyle alevlenmiş bir umut vardı. Ama disiplinden, düzenden ve gerçek bir savaşın acımasız matematiğinden tamamen yoksundular. Yüzbaşı Torvin, Denoistos'un yanına gelip, "Bunlarla Aserion'un zırhlı lejyonlarına karşı ne yapacağız, komutanım?" diye fısıldadığında sesindeki çaresizlik barizdi.

Denoistos, kalabalığın üzerine kurulmuş basit bir ahşap platforma çıktı. Herkes sustu ve gözlerini ona çevirdi. Bir prensin onlara umut dolu, şiirsel bir konuşma yapmasını bekliyorlardı. Ama Denoistos'un sesi, kuzey rüzgârı kadar sert ve dürüsttü.

"Bana bakın!" diye gürledi. "Aserion size, hayatı boyunca savaşmak için eğitilmiş, çelik zırhlar giymiş şövalyeler gönderiyor. Sizin ise elinizde deri giysiler ve yüreğinizde cesaret var. Bu yeterli değil."

Kalabalıktan bir uğultu yükseldi.

"Size onlar gibi savaşmayı öğretmeyeceğim," diye devam etti Denoistos, sesi uğultuyu bastırdı. "Çünkü onlar gibi savaşırsanız, ölürsünüz. Ben size, onları nasıl öldüreceğinizi öğreteceğim. Size Aserion'da unutulmuş bir sanatı öğreteceğim: Bu dağların hayaleti olmayı. Kuzey için ölmeyeceksiniz. Onların, bu topraklarda öldüklerine pişman olmalarını sağlayacaksınız!"

O günden sonra vadi, acımasız bir eğitim kampına dönüştü. Denoistos, Aserion'un gösterişli talim meydanlarında öğretilen her kuralı yırtıp attı. Onun savaş doktrini, onur üzerine değil, hayatta kalma ve etkinlik üzerine kuruluydu.

İlk işi, bu düzensiz kalabalığı, Aserion ordusunun asla anlayamayacağı bir yapıya bölmek oldu. Onları küçük, esnek ve hızlı hareket eden birimlere ayırdı. Her birim, kendi içinde bir avcı, bir izci ve bir tuzak uzmanı barındırıyordu.

Eğitim acımasızdı. Denoistos, adamlarını günlerce karda, fırtınada yürüttü. Onlara sessizce işaretleşmeyi, bir kar yığınının altında saatlerce pusuda beklemeyi, en sarp yamaçlardan sessizce inmeyi öğretti. Kasabanın demircilerine, zırhları delecek özel ok uçları ve atların ayaklarını sakatlayacak demir dikenler (kaltrop) dövdürdü. Avcılara, sabit hedeflere değil, ormanın içinde hareket eden gölgelere ateş etmeyi talim ettirdi.

En önemlisi ise, onlara en büyük silahlarını nasıl kullanacaklarını gösterdi: anavatanlarını. "Bu dağlar," derdi nefes nefese kaldıkları bir tırmanışın zirvesinde, "sizin en sadık müttefikinizdir. Her vadi bir tuzak, her kaya bir siper, her kar fırtınası ise bir kamuflajdır. Onlar bu topraklarda birer yabancı. Biz ise bu toprağın ta kendisiyiz."

Denoistos, bu süreçte adamlarından biri haline geldi. Onlarla aynı buz gibi dere suyunda yıkandı, onlarla aynı bayat ekmeği yedi ve her talimi en önde, onlarla birlikte yaptı. Prens unvanı, ter ve çamurun içinde eriyip gitmişti. Artık o, her emrine sorgusuzca itaat edilen, çünkü her zorluğa onlarla birlikte göğüs geren Komutan'dı.

Bir gün, Skarryion eğitim kampını ziyarete geldi. Gördükleri karşısında hayran kalmıştı. O dağınık kalabalık gitmiş, yerine gözleri çelik gibi parlayan, sessizce ve bir bütün halinde hareket eden, ölümcül bir güç gelmişti.

"Onları birer katile çeviriyorsun, General," dedi Skarryion, talimi izlerken.

"Hayır," diye cevap verdi Denoistos, gözlerini adamlarından ayırmadan. "Onları birer kurtulan'a çeviriyorum. Senin kelimelerin onlara savaşmak için bir neden verdi. Ben ise onlara kazanmak için bir yol veriyorum."

Skarrgard Bağımsızlık Savaşı ve Damethia Anlaşması

Aylar geçti. Vadiye giren o çiftçiler, avcılar ve zanaatkârlar, vadiden farklı adamlar olarak çıktılar. Artık bir halk milisi değillerdi. Onlar, dağların ruhuyla dövülmüş, komutanlarının iradesiyle şekillenmiş bir orduydu. Aserion'un bilmediği bir ordu. Skarrgard'ın ilk ordusu.

Denoistos, dağın tepesinden eserine baktı. Yüzünde bir gülümseme yoktu; sadece grimsi bir tatmin vardı. Kılıcı dövmüştü. Şimdi, sadece Aserion'un o kılıcın üzerine yürümesini bekliyordu.

Haber, yazın sonlarına doğru, dağların zirvelerine ilk ayaz düştüğünde geldi. Aserion ordusu yürüyüşe geçmişti. Skarryion'un casus ağından gelen raporlar, Kurt Kalesi'ndeki savaş konseyinin masasına serildiğinde, en tecrübeli kuzeyli komutanların bile yüzü bembeyaz kesildi. Ordunun mevcudu, iç isyanlardan sonra bile otuz beş bini buluyordu; disiplinli, ağır zırhlı ve Aser tacının tüm gücünü arkasına almış bir demir sel. Ama raporlardaki en korkunç detay bu değildi. Ordunun arkasında, devasa katırların ve öküzlerin çektiği, AserTechno'nun cehennem icadı olan o devasa toplar geliyordu: "Cañón de los Aseros".

"Duvarı bir saat içinde yerle bir ederler," dedi Torvin, sesi endişeyle boğuklaşmıştı. "Şehrin içine girdiklerinde ise bizi bir fare gibi avlarlar."

Skarryion, masanın başındaki Denoistos'a baktı. Aylardır kelimeleriyle bir halkı ateşe vermişti, ama şimdi o ateşi söndürebilecek bir demir tsunami yaklaşıyordu. Denoistos ise sakinliğini koruyordu. Gözleri, önündeki AserNorthia'nın detaylı topoğrafik haritasındaydı.

"Bırakın gelsinler," dedi Denoistos, odadaki herkesi şaşırtan bir sakinlikle. "Bırakın o kara duvarı görsünler. O duvar bizim savunmamız değil, Skarryion. O duvar, bizim yemimiz."

Ayağa kalktı ve haritadaki dar dağ geçitlerini, sarp vadileri ve sık ormanları işaret etti. "Bizim savunmamız bu. Bu toprakların ta kendisi. Nevery, onuruna düşkün, kibirli bir adam. Ona meydan okuyan o duvarı gördüğünde, onu yıkmak için sabırsızlanacak. Ordusunun bir kısmını ve o hantal topları duvarın önünde oyalarken, biz onun asıl gücünü kendi evimize, bu dağların labirentine çekeceğiz. O toplar, bu dar geçitlerde bir işe yaramaz. Ve o zırhlı lejyonlar, bu yamaçlarda birer kaplumbağaya dönecek."

Aserion ordusu, AserNorthia'nın eteklerine ulaştığında, karşılarında o sessiz ve meydan okuyan kara duvarı buldu. Nevery Aserilios, zırhlı atının üzerinde, duvara kazınmış "SKARRGARD" kelimesine nefretle baktı. Bu, onun otoritesine yapılmış bir hakaretti. "O paçavrayı haritadan silin!" diye kükredi ve topların ateşlenmesini emretti. Devasa gülleler, korkunç bir gürültüyle duvara çarpmaya, mermer blokları un ufak etmeye başladı. Ancak duvar kalındı ve yıkım yavaştı. Tam bu sırada, Aserion ordusunun kanatları, yamaçlardan yağan oklarla cehenneme döndü. Denoistos'un hayalet okçuları, beliriyor, birkaç yaylım ateşi açıyor ve Aserion süvarileri onlara ulaşamadan yeniden ormanın içinde kayboluyorlardı.

Bu taciz ateşinden ve yavaş ilerlemeden bıkan Nevery, Denoistos'un tam da beklediği hatayı yaptı. Sabırsızlanarak, ordusunun büyük bir kısmına duvardaki gediklerden geçip dağların içindeki bu "korkak haydutları" ezme emri verdi. Aserion'un demir lejyonları, o dar ve tekinsiz vadilere dökülmeye başladığı an, tuzak kapanmıştı. Denoistos'un aylardır hazırladığı cehennem başladı. Önceden zayıflatılmış yamaçlardan devasa kaya çığları, Aserion birliklerinin üzerine yuvarlandı. Dar geçitler, aniden alev alan katranla dolu barikatlarla kapatıldı. Skarrgard'ın küçük ve hızlı birimleri, her kayanın, her ağacın arkasından vurup kaçıyor, Aserion'un ağır ve hantal savaş düzenini paramparça ediyordu. Düz oyalarda savaşmaya alışkın lejyonlar için bu, bir savaş değil, bir katliamdı. Denoistos, bir kartal gibi savaş alanının üzerindeki tepelerden birinden ordusunu yönetiyor, her bir birliğe bizzat emirler veriyordu.

Aserion ordusu dağılmıştı. Geriye kalanlar ya teslim oluyor ya da dağlarda kayboluyordu. Nevery, komuta çadırında, en sadık muhafızlarından oluşan bir çemberin içinde, eserinin yıkılışını dehşetle izliyordu. Denoistos için son hamlenin zamanı gelmişti: Yılanın başını koparmak.

En iyi savaşçılarından oluşan yüz kişilik birliğiyle, Aserion komuta kampına şafak vakti bir baskın düzenledi. Bu, bir intihar görevi gibiydi, ama Denoistos'un adamları artık korkuyu unutmuştu. Kraliyet muhafızlarının çelik duvarını, kuzeyin vahşi öfkesiyle yardılar.

Denoistos, Nevery'nin devasa çadırına daldığında, okul arkadaşını tek başına, elinde kılıcıyla onu beklerken buldu. Nevery'nin yüzünde korku değil, yenilginin getirdiği saf bir nefret vardı. "Kanı bozuk hain," diye tısladı Nevery. "Kendi soyuna ihanet ettin!"

"Benim soyum, senin açlığa mahkum ettiğin bu insanlar," diye cevap verdi Denoistos.

İkisinin de Aserwar'da öğrendiği her şeyi ortaya koyduğu kısa ve acımasız bir dövüş başladı. Nevery yetenekliydi, ama o bir politikacıydı. Denoistos ise saf bir savaşçıydı ve bu dağlar artık onun eviydi. Bir anlık bir boşluktan faydalanan Denoistos, Nevery'nin silahını elinden düşürdü, onu yere serdi ve hançerini boğazına dayadı.

Savaş bitmişti.

Bir saat sonra, Denoistos, elleri bağlı ve yüzü çamur içinde olan IV. Aserilios'u, Skarryion'un beklediği geçici karargahın önüne sürükleyerek getirdi. Onu, bir çuval gibi Skarryion'un ayaklarının dibine fırlattı.

Denoistos, esir alınmış tirana değil, omuzunda bir yara iziyle ona bakan Skarryion'a ve etrafında toplanmış, yüzleri yorgun ama gözleri zaferle parlayan halkına baktı. O imkansızı başarmıştı. Bir avuç isyancıyla bir imparatorluğu dize getirmişti. Ve o an, AserNorthia'nın dağlarında yeni bir ulusun, Skarrgard'ın doğduğunu biliyordu.

Savaşın sona ermesiyle AserNorthia'nın dağlarında yankılanan zafer çığlıkları, yerini yeni bir ulusun doğum sancılarına bırakmıştı. IV. Aserilios'un esir alınmasıyla Aserion'un otoritesi bir anda buharlaşmış, Kurt Kalesi ve çevresi özgürlüğün kaotik ama umut dolu ilk günlerini yaşamaya başlamıştı. Aserion'un sancakları indirilmiş, yerine Skarryion'un tasarladığı, üzerinde bir dağ ve bir kalemin çapraz durduğu yeni Skarrgard bayrağı çekilmişti. Kasabanın adı artık Kurt Kalesi değil, zaferin ve geleceğin simgesi olarak Damethia idi.

Bu yeni dönemin en büyük kahramanı ise şüphesiz Denoistos'tu. Bir zamanlar "Merkezli" diyerek şüpheyle baktıkları prens, şimdi sokaklarda yürüdüğünde insanlar işini bırakıp onu alkışlıyor, çocuklar "General Denoistos!" diye bağırarak peşinden koşuyordu. O, halkın gözünde sadece bir komutan değil, onları tiranın zulmünden kurtaran efsanevi bir kurtarıcıydı. Denoistos, bu sevgi gösterileri karşısında mütevazı bir şekilde gülümsemeye çalışsa da, içinde garip bir boşluk hissediyordu. O bir askerdi; savaş kazanmıştı. Ama bir ulusun nasıl kurulacağına dair hiçbir fikri yoktu.

Bu görev, Skarryion'a aitti.

Zaferden bir hafta sonra, eski Aser valisinin konağı olan, şimdiki adıyla Skarrgard Sarayı'nın ana salonunda, yeni devletin ilk konseyi toplandı. Toplantıya, devrimin üç ana mimarı başkanlık ediyordu: Lider ve vizyoner olarak Skarryion Damethsizi; devletin idari ve bürokratik yapısını kuracak olan, Skarryion'un zeki ve sakin kardeşi Eumandarg; ve ulusun askeri gücünün temsilcisi olarak Denoistos.

Eumandarg, masanın üzerine, Aserion ile yapılacak olan anlaşmanın taslağını, "Damethia Anlaşması"nı serdi. Maddeleri tek tek okudu: Skarrgard'ın bağımsızlığının tanınması, Damethia'nın başkent ilan edilmesi, AserLand'in Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılması ve Nevery Aserilios'un bir savaş esiri olarak Damethia'da tutulması...

Tüm bu siyasi manevralar, Denoistos'a bir savaş stratejisi kadar karmaşık geliyordu. O, kılıçların ve kalkanların dilini anlıyordu, mürekkebin ve mühürlerin dilini değil.

Eumandarg, anlaşmanın askeri maddelerine geldiğinde Skarryion kardeşini duraksattı ve gözlerini Denoistos'a çevirdi. Salondaki herkes onlara bakıyordu.

"Bu zafer," dedi Skarryion, sesi salonda yankılanıyordu, "senin askeri dehan ve cesaretin olmadan asla kazanılamazdı, dostum. Halkın ruhunu kelimelerle ateşlemiş olabilirim, ama o ateşi zafere taşıyan senin kılıcın oldu. Şimdi, kurduğumuz bu yeni ulusun kılıcı ve kalkanı da sen olmalısın."

Skarryion, konseye döndü. "Damethia Anlaşması uyarınca ve Skarrgard halkının iradesiyle," diye ilan etti, "Denoistos Los Aser'i, yeni ordumuzun tek ve en yüksek komutanı olarak, Genel Kuvvetlerin Generali rütbesine atamayı teklif ediyorum."

Eumandarg, "Destekliyorum," diye ekledi. "Bağımsızlığımız hala kırılgan. Sınırlarımızın ötesinde ne olacağını bilmiyoruz. Bizi koruyacak, bu devrim ordusunu profesyonel bir güce dönüştürecek tek bir isim var."

Teklif, salondaki herkesin coşkulu alkışlarıyla oy birliğiyle kabul edildi. Denoistos ayağa kalktı. O an, ihanetinin tamamlandığını hissetti. Artık isyan halindeki bir Aser prensi değildi. O, Aser tacının düşmanı olan yeni bir ulusun en yüksek rütbeli generaliydi. Yıllar önce Aserion Sarayı'nda ettiği sadakat yemini, bu alkışların gürültüsü altında sonsuza dek yok olmuştu. Elini kaldırdı ve salonu susturdu.

"Bu onuru kabul ediyorum," dedi, sesi bir askerin netliğindeydi. "Size ve Skarrgard halkına, son kanıma kadar hizmet edeceğime yemin ederim."

Oturduğunda, bir anlığına gözlerini kapattı. Zihninde, ağabeyinin, babasının, Üstat Valerius'un hayaletleri belirdi. Onların gözünde o artık bir haindi, kanı bozuk bir soysuzdu. Ama sonra, zihninde halkın coşkulu yüzleri, Torvin'in sadık bakışları ve Skarryion'un yoldaşlığı canlandı. Bir aile kaybetmiş, ama bir ulus kazanmıştı.

Kutlamalar ve tebrikler, Denoistos'un ilk emriyle kısa kesildi. O bir siyasetçi değildi, bir askerdi. Ve bir asker için zafer, bir sonraki savaşın başlangıcı demekti.

"Sınırlarımız güvende değil," dedi masadaki haritayı işaret ederek. "Batı AserLand'de bir kaos var. Nevery'nin generalleri birbirine girecektir. Doğu'da ise ne olduğu belirsiz. Derhal güney sınırına gözetleme kuleleri inşa etmeliyiz. Bu gönüllü ordusu, düzenli ve maaşlı bir güce dönüştürülmeli. Eğitim bir an bile durmamalı."

Skarryion ve Eumandarg, Denoistos'un bu odaklanmış ve pragmatik tavrını memnuniyetle karşıladılar. Toplantının geri kalanı, yeni ulusun kutlamalarıyla değil, savunma stratejileriyle geçti.

O gün, Denoistos askeri kariyerinin zirvesine ulaşmıştı. Yeni bir ulusun kurucu babası, halkının kurtarıcısı ve ordusunun tek komutanıydı. Uğruna savaştığı her şeyi elde etmişti. Ama o, kutlamaların tadını çıkarmak yerine, haritanın başında bir sonraki fırtınayı bekliyordu. Çünkü bir savaşçı, barış zamanında bile her zaman bir sonraki savaşın hayalini kurardı. Ve bu, onun hem en büyük gücü hem de gelecekteki en büyük trajedisi olacaktı.

Devrimin Kalemi Kırıldığında

Zaferin üzerinden on iki yıl geçmişti. Denoistos, artık sadece bir general değil, bir kurumdu. Skarrgard ordusunu, dağların ruhuyla dövülmüş, Aserion'un bile iki kez düşüneceği, caydırıcı bir güce dönüştürmüştü. Skarryion, kalemiyle ve bilgeliğiyle ülkeyi yönetirken, Eumandarg bürokrasi çarklarını döndürürken, Denoistos da sınırları bir kalkan gibi koruyordu. Aralarında, zor zamanlarda dövülmüş, sarsılmaz bir yoldaşlık vardı. Barış, zordu ama gerçekti.

Ancak barış, AserLand'in topraklarında nadiren uzun sürerdi.

İlk haberler, güneydeki sahil kasabalarından, The Doom Waters'ın (Kıyamet Suları) puslu kıyılarından gelmeye başladı. Balıkçı tekneleri kayboluyor, ağlar parçalanmış halde kıyıya vuruyordu. Ardından, geceleri sudan çıkan, tarif edilemez, çok bacaklı, kabuklu yaratıkların köylere saldırdığına dair dehşet dolu fısıltılar yayıldı. Bu, haydut saldırısı değildi. Bu, bir kabusun uyanışıydı.

Sarayda toplanan acil savaş konseyinde, Denoistos derhal ayağa kalktı. "Bu benim görevim," dedi net bir sesle. "En iyi birliklerimi alıp güneye ineceğim. Bu tehdit her ne ise, onu doğduğu sulara geri gömeceğim."

Ancak Kral Skarryion, haritalara bakıyordu ve yüzünde Denoistos'un daha önce hiç görmediği bir ifade vardı. Bu, bir kralın endişesi değil, bir yazarın, hikayesindeki en karanlık bölümle yüzleşmesinin getirdiği bir ağırlıktı.

"Hayır, General," dedi Skarryion, herkesi şaşırtarak. "Bu sefere ben liderlik edeceğim."

Oda buz kesti. Eumandarg, "Ağabey, bu delilik!" diye atıldı. "Sen bir kralsın! Savaş meydanı senin yerin değil!"

Denoistos da ona katıldı. "Skarryion, bu bir onur meselesi değil! Karşımızda ne olduğunu bilmiyoruz. Bu, askerlerin işi. Benim işim! Sizin yeriniz, halkınızın başında, burası!"

Skarryion, dostlarının endişeli yüzlerine baktı. "Ben bu devrimi," dedi sakince, "halkın masasına bir dilim daha fazla ekmek koymak için, çocuklarının geceleri korkmadan uyuması için başlattım. Onlara kelimelerle umut verdim. Şimdi, o umudu yok etmeye gelen bir kâbus kapıdayken, ben burada, Damethia'nın güvenli duvarları ardında saklanamam. Halkım, kralının da onlarla kanamaya, onlarla korkmaya hazır olduğunu görmeli. Ben, onları, yüzleşmeye hazır olmadığım bir cehenneme gönderemem."

Kararı kesindi. Tartışmaya kapalıydı. Denoistos, hayatında ilk kez emir almayı reddetmek istedi, ama Skarryion'un gözlerindeki o sarsılmaz kararlılık karşısında çaresiz kaldı. Görevi, başkenti ve krallığın geri kalanını korumaktı. Dişlerini sıkarak bu emri kabul etti.

Bir hafta sonra, Denoistos, Saray'ın balkonundan, dostunun, yoldaşının, kralının, büyük bir ordunun başında güneye doğru yürüyüşünü izledi. Skarryion, atının üzerinde dimdik duruyordu, elinde bir kılıç vardı. Ama Denoistos, onun elinde kılıcın ne kadar yabancı durduğunu, o elin aslında bir kaleme ait olduğunu herkesten iyi biliyordu. Bu, içinde kötü bir his doğuran, uğursuz bir vedaydı.

Haftalar, gergin bir bekleyişle geçti. Cepheden gelen haberler parçalı ve korkunçtu. Yaratıklar, bilinen hiçbir canlıya benzemiyordu. Zırhları deliyor, zehir saçıyorlardı ve sanki tek bir akıl tarafından yönetiliyor gibiydiler. Ordu ağır kayıplar veriyordu, ama Skarryion'un beklenmedik cesareti ve liderliği sayesinde hattı tutuyorlardı.

Ve bir gün, o haber geldi.

Tek bir atlı, gece yarısı Damethia'nın kapılarına dayandığında, attan çok bir çamur ve kan yığınına benziyordu. Saray'a getirilen haberci, Denoistos'un ayaklarının dibine yığıldı ve travma içinde titreyerek son savaşı anlattı. Yaratıkların en büyük dalgası, savunma hattını yarmak üzereyken, Skarryion, dağılmakta olan askerlerine cesaret vermek için en öne atılmış, elinde kılıcıyla son bir karşı saldırıya liderlik etmişti. Onun bu kahramanca hamlesi, hattı kurtarmış ve yaratıkları denize geri püskürtmüştü. Skarrgard kazanmıştı.

Ama Kral... Kral, sayısız pençe yarasıyla kaplı halde, savaş alanının ortasında, son nefesini vermişti.

Denoistos, habercinin sözlerini duyduğunda hiçbir tepki vermedi. Salondaki herkesin feryatları, onun sağır edici sessizliğinin içinde boğuldu. Yüzü, taştan bir maske gibi ifadesizdi. Yavaşça, duvarda asılı duran kendi kılıcına doğru yürüdü.

Kılıcı kınından çekti. Çeliğin sesi, salondaki tüm ağlamaları susturdu.

"Bu," dedi Denoistos, sesi bir mezardan gelir gibi derindi ve buz gibiydi. "Bu kör bir canavar saldırısı değildi. Bu yaratıklar bir akılla hareket ediyordu." Bakışlarını, odadaki dehşet içindeki subaylarına çevirdi. "Birileri onları gönderdi. Birileri, Skarryion'un ölümünden sorumlu."

Kılıcını havaya kaldırdı. Gözlerinde artık yas değil, her şeyi yakıp kül edecek bir öfke parlıyordu.

"Skarryion'un anısı üzerine yemin ederim," diye kükredi, sesi artık bir fısıltı değil, bir gök gürültüsüydü. "Bu işin arkasında kim varsa bulacağım. Ve gerekirse Kıyamet Suları'nın en dibine inecek, onların dünyasını başlarına yıkacağım. Her biri, teker teker ölecek."

O an, salondaki hiç kimse bir kahramana bakmıyordu. Onlar, bir dostun kaybıyla aklını yitirmenin eşiğine gelmiş, intikamdan başka hiçbir şey düşünmeyen bir cellada bakıyorlardı. Skarrgard'ın devrimci ruhu, Kral Skarryion ile savaş alanında ölmüştü. Ve onun küllerinden, krallığı daha önce hiç görmediği bir karanlığa sürükleyecek olan bir intikam meleği doğmuştu.

Skarryion için Damethia'nın merkez meydanında, kahramana yakışır ama bir o kadar da hüzünlü bir cenaze töreni düzenlendi. Ülkenin dört bir yanından gelen insanlar, kurucularına, krallarına son kez veda ettiler. Tören boyunca Denoistos, Skarryion'un katafalkının başında, elinde kılıcıyla, tek bir gözyaşı dökmeden, taştan bir heykel gibi durdu. Ama içinde kopan fırtınayı en yakınındakiler hissedebiliyordu. Yas tutmuyordu; bileniyordu.

Devrimin Kılıcı'ndan İmparatorluğun Kasabı'na

Törenin ertesi günü, tahta yeni geçen Kral Eumandarg, onu huzuruna çağırdı. Eumandarg, ağabeyinin aksine bir devlet adamıydı; duygularını göstermez, acısını içine atardı. Masasının başında yorgun ama kararlı bir şekilde oturuyordu.

"General," dedi Eumandarg, "Halkımızın güvenliği her şeyden önce gelir. Ağabeyimin kanının döküldüğü o lanetli kıyıları temizlemeni emrediyorum. O kâbusun kaynağını bul ve onu yok et. Skarrgard'ı bu tehditten kalıcı olarak kurtar."

Bu, Denoistos'un duymayı beklediği emirdi. Ne bir ordu ne bir strateji ne de bir bütçe sordu. Sadece, "Emredersiniz, Majesteleri," dedi ve odadan ayrıldı.

Bir hafta içinde, Skarrgard'ın şimdiye dek topladığı en büyük ordu Damethia'dan güneye doğru yürüyüşe geçti. Bu ordu, Bağımsızlık Savaşı'ndaki gibi bir gerilla gücü değildi. Bu, Denoistos'un intikam arzusunun ete kemiğe bürünmüş haliydi; ağır zırhlı, alev makinalarıyla donatılmış ve tek bir amaca kilitlenmiş bir imha ordusu.

The Doom Waters (Kıyamet Suları) kıyılarına vardıklarında, onları bir cehennem manzarası karşıladı. Siyah kumlar, tuhaf ve yapışkan bir balçıkla kaplıydı. Havada, tuz, çürümüş et ve bilinmeyen bir kimyasalın mide bulandırıcı kokusu vardı. Denizden kükürtlü bir sis yükseliyor, güneşi bile solgun gösteriyordu.

O gece, kâbus denizden geldi. Ay ışığının altında, sudan yüzlerce, binlerce yaratık çıktı. Böcek ve yengeç karışımı, zırhlı kabukları, çok sayıda kıskaçları ve zehir damlayan ağızlarıyla bir karabasan ordusu gibiydiler.

Denoistos'un emri netti: "Geri çekilmek yok! Yakın!"

Skarrgard ordusu, daha önce hiç görmedikleri bu dehşet karşısında ilk başta bocalasa da Denoistos'un en ön safta, elinde kılıcıyla bir iblis gibi savaşması onlara cesaret verdi. Alev makinaları, geceyi gündüze çevirdi ve yaratıkların kitin zırhlarının yanarken çıkardığı tiz çığlıklar, askerlerin kendi bağırışlarına karıştı.

Bu, aylarca sürecek bir imha seferinin sadece ilk gecesiydi. Denoistos'un taktikleri artık zekice değil, acımasızcaydı. Esir almak yoktu. Yaralı bırakmak yoktu. Buldukları her yuvayı, her yumurtayı, her bir yaratığı yaktılar. Kıyılar, yanmış kabuk ve et yığınlarıyla dolu, simsiyah bir çöle dönüştü.

Denoistos, bu süreçte tamamen değişti. Geceleri uyumuyor, sadece denizin karanlık sularına bakarak nöbet tutuyordu. Adamlarıyla neredeyse hiç konuşmuyor, sadece emirler yağdırıyordu. Yüzü, is ve kanla kaplanmış, gözleri ise içindeki nefretin ateşiyle parlayan bir maskeye dönüşmüştü. Yüzbaşı Torvin, bir keresinde ona "Komutanım, adamlar tükendi. Yaratıkları püskürttük, artık geri çekilmeliyiz," demeye cüret etti.

Denoistos, yavaşça ona döndü. Bakışları o kadar soğuk ve boştu ki, Torvin bir an titredi. "Püskürtmek yeterli değil, Yüzbaşı," dedi Denoistos fısıltıyla. "Nefes aldıkları sürece geri dönecekler. Onların varlığı sona ermeli."

Aylarca süren takibin sonunda, yaratıkların ana kaynağını buldular: Kıyı şeridindeki bir dizi su altı mağarası ve onların merkezindeki devasa, hastalıklı bir resif. Denoistos, ordusunun mühendislerine, krallıktaki tüm yanıcı ve patlayıcı maddeleri kullanarak o mağaraları ve resifi yok etme emri verdi.

Bu son hamle, denizin tüm öfkesini üzerlerine çekti. Mağaraların girişleri patlatıldığında, sudan daha önce hiç görmedikleri kadar büyük, on binlerce yaratıktan oluşan bir sürü fırladı. Bu, son ve en büyük savaştı. Denoistos, en ön safta, iki elinde iki kılıçla, bir intikam tanrısı gibi dövüştü. Üzerine atlayan onlarca yaratığı parçaladı, zırhı paramparça oldu, vücudu sayısız yara aldı ama durmadı. Ordusu, onun bu insanüstü öfkesinden güç alarak son bir kez direndi.

Gün ağardığında, kıyıda tek bir canlı yaratık kalmamıştı. Deniz, sakin ama kandan ve iç organdan oluşan iğrenç bir bulamaçla kaplıydı. Mağaralar çökmüş, tehdit sona ermişti.

Denoistos, yanmış ve parçalanmış ceset yığınlarının ortasında tek başına ayakta duruyordu. Baştan aşağı siyah ve yapışkan yaratık kanıyla kaplıydı. Zafer kazanmıştı. Ama ruhunun bir parçasını o lanetli kıyılarda bıraktığını biliyordu.

Doom Waters’dan dönmeden önceki son gece, Denoistos çadırında, saatlerce kılıcını temizledi. Üzerindeki kurumuş yaratık kanını her çıkardığında, Skarryion'un yüzünü görüyordu. İntikamını almıştı. Ama bu intikam, içindeki acıyı dindirmemiş, aksine onu daha da boş ve daha da öfkeli bırakmıştı.

Kılıcının parlak çeliğindeki kendi yansımasına baktı. Orada artık bir devrimci, bir kurtarıcı görmüyordu. Orada, öldürmenin soğuk tatmininden başka hiçbir şey hissetmeyen bir katil görüyordu.

"Devrimin Kılıcı" o gün ölmüştü. Ve onun yerine, çok daha karanlık bir şey doğmuştu: İmparatorluğun Kasabı.

Toy Kral ve Sarsılan Sadakat

Denoistos ve Kıyamet Suları'nı fetheden ordusunun kalıntıları, Damethia'ya bir zafer alayıyla değil, bir cenaze konvoyunun sessizliğiyle döndü. Onlar, güneye giden o umut dolu, öfkeli askerler değillerdi artık. Yüzleri, gördükleri dehşetle ve verdikleri kayıplarla birer maskeye dönüşmüş, zırhları yaratıkların siyah kanıyla lekelenmiş, adımları yorgun ve ruhları boştu. Şehir halkı onları alkışlarla, çiçeklerle karşıladı, ama bu neşeli sesler, Denoistos'un kulaklarında anlamsız bir uğultudan ibaretti. O, cehennemden dönmüştü ve buradaki hiç kimse, o cehennemin neye benzediğini anlayamazdı.

Sarayın kapısına geldiğinde, Kral Eumandarg'a seferin sonucunu rapor etmek için atından indi. Ancak onu karşılayan, kralın kendisi değil, yas giysileri içindeki bir saray heyetiydi.

"General Denoistos," dedi heyetin başındaki yaşlı adam, sesi kederle boğuktu. "Size acı bir haberimiz var. Kral Eumandarg... bir yıl önce uzun süren bir hastalıkla mücadelesini kaybetti. Ruhu şad olsun."

Denoistos, o an, atının üzerinde haftalarca süren yorgunluktan daha ağır bir darbe yedi. Eumandarg... Ölmüştü. Skarryion'dan sonra, devrimin ilk günlerini bilen, o ateşi paylaşan son yoldaşı da gitmişti. O an, kendini Skarrgard'da ilk kez gerçekten yapayalnız hissetti.

"Yeni Kral... kim?" diye sordu, sesi hissizdi.

"Kral Eumandarg'ın oğlu, Majesteleri III. Kaelen Damethsizi."

Denoistos, Kaelen'i hatırlamaya çalıştı. Eumandarg'ın kitapların arasından çıkmayan, sessiz, genç bir oğluydu. En son gördüğünde on beşinde ya vardı ya yoktu. Şimdi Skarrgard'ın kralı o muydu? Skarryion'un kanıyla, kendisinin çeliğiyle kurulan bu krallık, bir çocuğun ellerine mi kalmıştı?

Taht Odası'na girdiğinde, endişeleri ete kemiğe büründü. Karşısında, Skarryion'un veya Eumandarg'ın oturduğu o heybetli tahtın üzerinde, neredeyse kaybolan genç bir adam oturuyordu. Kral Kaelen'in yüzünde babasının bilgeliği veya amcasının ateşi yoktu; sadece, omuzlarına binen bu ağır yükün altında ezilen, zeki ama tecrübesiz bir gencin endişesi vardı. Etrafı silahlarla değil, parşömenler ve danışmanlarla çevriliydi.

Denoistos, hala yolun ve savaşın kiri üzerindeyken, tahtın önüne yürüdü ve askeri raporunu sundu. Sesi, bir kasap dükkanının zeminindeki kan gibi soğuk ve gerçekti. "Majesteleri. Kıyamet Suları tehdidi tamamen yok edilmiştir. Kıyılarımız güvendedir. Her bir yuva, her bir yaratık imha edilmiştir."

Raporun vahşi detaylarını anlatırken, genç kralın yüzündeki ifadenin nasıl değiştiğini gördü. Bu, bir zaferin getirdiği gurur değil, vahşetin yarattığı rahatsızlıktı.

Kral Kaelen, rapor bittiğinde boğazını temizledi. "Hizmetiniz için minnettarız, General," dedi, sesi bir kütüphanenin sessizliğine daha uygundu. "Ancak... bu zaferin bedeli ne oldu? Kaç askerimizi kaybettik? Güney kıyılarındaki sivil halkın durumu nedir? Bu seferin krallık hazinesine maliyeti..."

Denoistos, kralın sözünü kesmemek için kendini zor tuttu. O, aylarca cehennemde savaşmış, adamlarının parçalanışını izlemişti. Ve şimdi bu "toy kral", ondan muhasebe kayıtları mı istiyordu? Denoistos'un gözünde Kaelen, Skarryion'un mirasını devralmış bir lider değil, babasının ofisine oturmuş bir memurdan farksızdı.

"Bedel," dedi Denoistos, sesindeki çelik gibi sertliği gizleyemeden, "bir daha o kıyılarda tek bir çocuğun bile bir canavar tarafından kaçırılmayacak olmasıdır, Majesteleri. Bazen güvenlik, parayla ölçülemez."

Bu sözler, Kaelen ve danışmanları arasında soğuk bir rüzgâr estirdi. Bu, yeni kral ile en büyük generali arasındaki ilk ideolojik çatışmaydı. Kaelen, krallığı diplomasi, ekonomi ve yeniden inşa ile yönetmek istiyordu. Denoistos ise, dünyayı sadece tehditler ve onlara verilecek askeri cevaplar olarak görüyordu.

Toplantı bittiğinde, Denoistos taht odasından çıkarken içinde büyüyen o yeni ve tehlikeli duyguyu fark etti: Küçümseme. Bu genç adam, bu "kitap kurdu kral", Skarryion'un uğruna öldüğü, kendisinin ise cehennemde savaştığı bu krallığı yönetemezdi. Fazla zayıf, fazla tereddütlü, fazla... sivildi.

O gün, Denoistos'un zihnine ilk kez o zehirli düşünce düştü: Skarrgard'ın asıl gücü, tahtta oturan bu çocuk değil, ordusuna komuta eden kendisiydi. Ve eğer bu çocuk, o gücü kullanmayı bilemezse, krallığın geleceği için bir başkasının o gücü kullanması gerekebilirdi.

Sadakati, ilk kez sarsılıyordu. Ama bu kez bir tiranın adaletsizliğine karşı değil, bir kralın zayıflığına karşı... Ve bu, çok daha tehlikeli bir başlangıçtı.

Kuzeydeki Sert Kış ve Aldewood Krizi

Kıyamet Suları'ndan dönen General'in yarattığı sarsıntının üzerinden yıllar geçmişti. Denoistos, ordusunun başında, krallığın en güçlü adamı olarak yerini sağlamlaştırmıştı. Kral Kaelen ise, babasından devraldığı idari yetenekle, Skarrgard'ı yavaş ama emin adımlarla bir ticaret ve üretim merkezine dönüştürmeye çalışıyordu. İkisinin arasındaki ilişki, profesyonel bir saygıya dayalıydı ama buz gibi bir mesafeyle çevriliydi. Denoistos, kralının barışçıl yöntemlerini zayıflık olarak, Kaelen ise generalinin doymak bilmez savaş arzusunu tehlikeli bir tehdit olarak görüyordu.

Bu gizli çatışmayı su yüzüne çıkaran, o yılki acımasız kış oldu.

Skarrgard'ın kendi ormanları, sert iklim yüzünden yavaş büyüyordu ve halkın yakacak ihtiyacını karşılamaya yetmiyordu. O kış, soğuklar beklenenden erken ve daha sert bastırdı. Çok geçmeden başkente, uzak köylerden yaşlıların ve çocukların geceleri donarak öldüğüne dair haberler gelmeye başladı. Bu, askeri değil, insani bir krizdi ve Kaelen'in genç omuzlarına ağır bir yük bindiriyordu.

Kral Kaelen, babasından öğrendiği yolla, diplomasiyle çözüm aradı. Batı AserLand'in reformist kraliçesi Madam Maria Von Cortex'e, güneydeki zengin Aldewood ormanlarından odun kesme izni veya küçük bir arazi kiralanması için resmi bir talep gönderdi. Mektupta, durumun aciliyeti ve insani boyutu vurgulanıyordu.

Haftalar geçti, cevap gelmedi. Kaelen'in mektubu, güneyin karmaşık bürokrasisi içinde ya kaybolmuş ya da önemsenmemişti. Bu sessizlik, Damethia'da her gün yeni bir ölüm haberiyle yankılanırken, Kaelen'in otoritesini sarsıyordu.

Savaş konseyi toplandığında, Kaelen'in yüzü yorgun ve çaresizdi. "Başka bir elçi göndermeyi düşünüyorum," dedi danışmanlarına. "Belki..."

"Belki ne, Majesteleri?" Konsey salonunun kapısından giren Denoistos'un sesi, bir kırbaç gibi şakladı. "Belki bu kez mektubumuzu lütfedip okurlar mı? Biz burada mektuplar yazarken, halkımız donarak ölüyor."

General, odanın ortasındaki büyük haritanın başına yürüdü. Eli, güneydeki yemyeşil Aldewood ormanlarının üzerinde gezindi. "Diplomasi öldü, Majesteleri. Güneyin soyluları, bizim gibi insanların ricalarını değil, sadece kılıçların dilini anlar."

Danışmanlardan biri, "Ama bu savaş ilanı olur, General!" diye karşı çıktı.

"Savaş değil," dedi Denoistos, gözlerini haritadan ayırmadan. "Bir kaynak toplama operasyonu. Aldewood'un doğu sınırı neredeyse savunmasız. Hızla girer, bu kışı atlatacak kadar odunu alır ve onlar ne olduğunu anlamadan geri çekiliriz. Bu bir fetih değil, bir hayatta kalma hamlesidir."

Kaelen dehşete düşmüştü. "Bu delilik! Ya Madam Cortex ordusuyla karşılık verirse? Bütün krallığı bir kışlık odun için ateşe atamayız!"

"Karşılık veremez," diye cevap verdi Denoistos, kendinden emin bir şekilde. "Çünkü biz hayalet olacağız. Bu bir onur savaşı değil, bir gizlilik operasyonu olacak. Halkımız ölüyor, Kaelen. Onları kurtarmak için bir şeyler yapmalıyız. Yoksa bu tahtta oturmanızın ne anlamı kalır?"

Denoistos, son cümlesiyle Kaelen'i tuzağa düşürmüştü. Genç kral, hayatının en zor kararıyla karşı karşıyaydı. Ya hiçbir şey yapmayıp halkının gözünde zayıf ve beceriksiz bir kral durumuna düşecek ya da bu tehlikeli oyunda generaline izin vererek krallığı bir savaşın eşiğine getirecekti. Askeri kanadın ve halkın baskısı altında, başka seçeneği kalmamıştı.

"Pekala, General," dedi, sesi yenilgiyi kabullenmiş gibiydi. "İzniniz var. Ama şartlarım var."

Ayağa kalktı ve Denoistos'un tam karşısına dikildi. "Bu, sınırlı bir operasyon olacak. Sadece bu kışı atlatacak kadar kaynak alacaksınız. Tek bir AserLand askeriyle bile çatışmaya girmeyeceksiniz, meğerki ilk onlar ateş açsın. Ve en önemlisi: Tek bir sivilin kılına bile dokunulmayacak. Köylere, kasabalara yaklaşılmayacak. Anlaşıldı mı?"

Denoistos, yüzünde bir anlığına beliren yırtıcı bir parıltıyı gizleyerek başını eğdi. "Söz veriyorum, Majesteleri. Hayalet olacağız. Varlığımızı bile hissetmeyecekler."

Kaelen, generalinin gözlerinin içine baktı ve içinde kötü bir his doğdu. Kıyamet Suları'ndan dönen bu adamın verdiği sözlere ne kadar güvenebilirdi? Ama artık çok geçti. Karar verilmişti.

Konsey salonundan ayrılırken, Denoistos içindeki zafer hissini bastırmaya çalışıyordu. Yıllardır ilk kez, gerçek bir eyleme geçiyordu. Kral ona sınırlar çizmişti. Ama Denoistos biliyordu ki, savaş alanında sınırları sadece galipler çizerdi. "Toy Kral", ona bir bıçak vermiş ve sadece meyvenin kabuğunu soymasını söylemişti. Ama bir kasap, eline bir bıçak geçtiğinde, her zaman kemiğe kadar inmeyi düşünürdü.

Denoistos'un ordusu, Aldewood'un kadim ormanına bir hayalet gibi sızdı. Yıllar süren gerilla savaşı eğitimi ve Kıyamet Suları'nda kazandıkları acımasız tecrübe, onları AserLand'in en ölümcül gücü yapmıştı. Kral Kaelen'in emrettiği gibi, AserLand devriyelerinden ustaca kaçındılar, yerleşim yerlerinden uzak durdular ve ormanın derinliklerinde, sadece ihtiyaçları olan odunları kesmeye başladılar. Operasyon, Denoistos'un vaat ettiği gibi, cerrahi bir hassasiyetle ve sessizlikle ilerliyordu. Birkaç hafta içinde, Skarrgard'ın bir kışını daha atlatmasını sağlayacak kadar kereste yığmışlardı.

Görev tamamlanmıştı. Geri çekilme emrini vermesi gerekiyordu.

Ancak bir akşam, Yüzbaşı Torvin ile ileri bir keşif koluna liderlik ederken, haritalarında işaretli olmayan küçük bir vadiye denk geldiler. Vadinin içinde, bir dere kenarına kurulmuş, bacalarından duman tüten, huzurlu bir AserLand köyü vardı. Bu bir askeri garnizon değil, ormancılıkla geçinen, etrafı odun yığınlarıyla dolu, elli hanelik basit bir köydü. Çocukların kahkahaları, dere kenarından yankılanıyordu.

Torvin, "Geri dönelim, komutanım," diye fısıldadı. "Bizi görmesinler. Kral'ın emri kesindi."

Ama Denoistos olduğu yere mıhlanmış gibiydi. Gözleri, o huzurlu manzaraya kilitlenmişti. O köyde ne bir tehdit ne de bir düşman gördü. Daha kötü bir şey gördü: Refah. Sağlıklı, iyi beslenmiş çocuklar. Sağlam, bakımlı evler. Her evin yanında, bütün bir kışı rahatça geçirecek, düzenli bir şekilde istiflenmiş odun yığınları...

Zihninde, bir önceki kış donarak ölen kuzeyli çocukların morarmış yüzleri canlandı. Halkının bir parça odun için çektiği sefalet, bu güneyli ormancıların kaygısız konforuyla birleşince, içindeki o soğuk ve karanlık öfke yeniden uyandı. Kıyamet Suları'nın kıyılarında hissettiği o yakıcı nefret...

Bu insanlar, onun halkı açlıktan ve soğuktan ölürken, burada sıcak evlerinde oturuyorlardı. Onlar, Madam Cortex'in umursamazlığının, Aserion'un kibrinin ve kendilerinin sefaleti üzerine kurulu o "yumuşak" güney düzeninin birer simgesiydi. Adaletsizlik buydu. Ve Denoistos, adaletsizliğe nasıl karşılık verileceğini çok iyi öğrenmişti.

"Yüzbaşı," dedi, sesi o kadar duygusuzdu ki Torvin irkildi. "Birlikleri topla."

"Geri mi çekiliyoruz, komutanım?" diye sordu Torvin umutla.

"Hayır," dedi Denoistos, gözlerini köyden ayırmadan. "O köyü yakacağız. Erzaklarına ve odunlarına el koyun. Direnen olursa, öldürün."

Torvin donakaldı. "Ne? Ama... komutanım! Kral Kaelen... sivillere dokunulmayacak diye yemin ettirdi size! Bu insanlar bize hiçbir şey yapmadı! Onlar sadece birer oduncu!"

Denoistos, yavaşça Torvin'e döndü. Gözleri, Kıyamet Suları'ndan döndüğünden beri ilk kez o kadar boş ve o kadar ölümcül bakıyordu. "Kral Kaelen, Damethia'daki sıcak odasında oturuyor, Yüzbaşı. O, halkımızın nasıl donduğunu görmedi. Ben gördüm. Bu bir askeri operasyon değil. Bu bir ders. Bu kayıtsız güneylilere ve onların kibirli kraliçesine, Kuzey'in sabrının da bir sınırı olduğunu öğreteceğiz."

"Ama bu... bu bir katliam olur!"

"Bu, hayatta kalmak," diye düzeltti Denoistos. "Onların sıcaklığı, bizim çocuklarımızın hayatından daha değerli değil. Şimdi emrimi uygula, yoksa sen de direnenlerden sayılırsın."

Torvin'in kanı çekildi. Karşısındaki adam, yemin ettiği komutan, güvendiği lider değildi. Bu, Kıyamet Suları'nın lanetini ruhunda taşıyan bir canavardı. Çaresizce başını eğdi ve en ağır adımlarla emri yerine getirmek için geri döndü.

Saldırı, gün batımında başladı. Skarrgard askerleri, bir çığ gibi sessiz ve ölümcül bir şekilde köye indi. Torvin, atının üzerinde, olanları dehşet içinde izledi. Devrimin kahramanları, Bağımsızlık Savaşı'nın onurlu askerleri, şimdi silahsız sivilleri evlerinden sürüklüyor, ahırları ateşe veriyor, kadınların çığlıkları arasında erzaklarına el koyuyorlardı. Bazı askerler tereddüt etti, ama Denoistos'un en sadık ve en sertleşmiş adamları, emri sorgusuzca uygulayarak diğerlerini de bu vahşete sürükledi.

Denoistos, savaşın ortasında, atının üzerinde dimdik duruyordu. Evini korumak için eline balta alan bir köylüyü, tek bir kılıç darbesiyle, gözünü bile kırpmadan yere serdi. Yüzünde ne bir öfke ne de bir zevk vardı; sadece bir işi tamamlama'nın soğuk tatmini

Gece çöktüğünde, o huzurlu köyden geriye sadece yanan harabeler, feryatlar ve Skarrgard askerlerinin arabalara yüklediği odun ve erzak yığınları kalmıştı. Askerlerin yüzünde bir zafer coşkusu yoktu; sadece, işledikleri günahın getirdiği çirkin bir sessizlik vardı.

Torvin, titreyen elleriyle atının dizginlerini tutarak Denoistos'un yanına geldi. Yanan bir evin alevleri, generalinin yüzünün yarısını aydınlatıyordu. Gözleri, ateşin içinde kaybolmuş gibiydi.

"Bu... bu biz değiliz, General," diye fısıldadı Torvin, sesi kırılmıştı.

Denoistos, bakışlarını ateşten ayırmadan cevap verdi. Sesi, yanan bir kalasın çıtırtısı kadar kuruydu.

"Artık buyuz, Yüzbaşı. Hayatta kalmak için ne olmak gerekiyorsa, oyuz."

O gece Aldewood ormanında, sadece bir köy değil, aynı zamanda General Denoistos'un ruhunda kalan son masumiyet kırıntısı da yanıp kül olmuştu. "Devrimcinin Kılıcı" gitmiş, yerine sadece "Kasap" kalmıştı. Ve bu, onun geri dönülmez sonunun sadece ilk adımıydı.

Yanan köyün külleri henüz soğumamışken, Denoistos'un komuta çadırında bir zafer havası değil, demirin ve kanın soğuk kokusu hakimdi. General, önündeki haritaya eğilmiş, ele geçirilen odun ve erzağın Damethia'ya en verimli şekilde nasıl taşınacağını planlıyordu. Onun için mesele kapanmıştı. Gerekli olan yapılmış, ders verilmişti. Yüzbaşı Torvin ise çadırın bir köşesinde sessizce duruyor, komutanının o kayıtsız ve soğuk halini dehşet içinde izliyordu. Dün gece yaşanan vahşet, Denoistos'un yüzünde en ufak bir pişmanlık izi bile bırakmamıştı.

Tam o sırada, dışarıdan gelen at kişnemeleri ve telaşlı seslerle irkildiler. Çadırın kapısı sertçe açıldı ve içeri, atının üzerinde saatlerce yolculuk yapmaktan bitap düşmüş, zırhı ve yüzü çamurla kaplı bir kraliyet habercisi daldı. Bu, sıradan bir ulak değildi; Kral Kaelen'in kişisel muhafızlarından biriydi ve yüzündeki ifade, acil bir durum olduğunu haykırıyordu.

"General Denoistos!" dedi haberci nefes nefese. "Kral'dan size!"

Elindeki mühürlü parşömeni Denoistos'a uzattı. Denoistos, parşömeni alırken yüzünde hafif bir bıkkınlık vardı. "Toy Kral"ın, operasyonun detaylarını soran bir başka endişeli mektubunu daha okuyacağını sanıyordu. Mührü kırdı ve parşömeni açtı.

Okumaya başladığında, yüzündeki o kendinden emin ifade yavaş yavaş silindi. Gözleri satırlar arasında gezindikçe, çenesi kasıldı, damarları belirginleşti. Parşömeni okumayı bitirdiğinde, kâğıdı avucunun içinde bir top haline getirene kadar sıktı.

Torvin, komutanının yüzündeki bu volkanik öfkeyi daha önce hiç görmemişti.

"Generalim?"

Denoistos, ezdiği parşömeni masanın üzerine fırlattı. "Bir çocuk!" diye tısladı, sesi zehir gibiydi. "Damethia'daki kadife tahtında oturan bir çocuk, bize, bu ormanın ayazında halkı için savaşan bizlere, onurun ne demek olduğunu öğretmeye cüret ediyor!"

Parşömenin üzerindeki kelimeler, birer kırbaç gibiydi. Kral Kaelen, Aldewood'daki katliamın haberini almıştı. Mektup, bir kralın öfkesiyle yazılmıştı: "General Denoistos. Aldewood'daki eylemlerinize dair raporlar bana ulaştı. Size sivillere dokunulmaması emredilmişti. Siz bu emri hiçe saydınız. Sadece bir kralın emrine değil, Skarrgard'ın onuruna da ihanet ettiniz. Bu bir katliamdır ve benim adıma yapılmamıştır. Ordunuzu DERHAL toplayın ve Damethia'ya geri dönün. DERHAL."

Denoistos, çadırın içindeki diğer subaylarına döndü. Gözleri alev alevdi. "Bu emri dinlemeyeceğiz! Biz buraya bir görev için geldik. Halkımızı bir kış daha sıcak tutacak kaynakları almadan hiçbir yere gitmiyoruz! Kral, savaşın gerçeklerini anlamaktan aciz!"

Bu, açık bir isyan ilanıydı. Subaylar, ne yapacaklarını bilmeden, korkuyla General'e ve masadaki buruşuk parşömene baktılar.

İşte o an, Yüzbaşı Torvin öne çıktı. Hayatının en cesur anıydı. "General," dedi, sesi korkusuna rağmen sarsılmazdı. "Yapmayın. Bu emre karşı gelirseniz, geri dönüşü olmaz. Kendi kralınıza isyan eden bir vatan haini olursunuz."

Denoistos, küçümseyen bir kahkaha attı. "Hain mi? Halkını donmaktan kurtaran adama hain mi denirmiş, Yüzbaşı?"

"Kral'ı ve onuru bir kenara bırakın o zaman, Generalim," dedi Torvin, taktik değiştirerek. "Adamlarımızı düşünün. Bizi. Bu emre karşı gelirseniz, ne AserLand ne de Skarrgard bizim safımızda olur. Bu ormanın ortasında, iki düşman arasında tek başımıza kalırız. Tedarik hatlarımız kesilir. Kış yeniden bastırır. Bu ordu, sizin ve Kral'ın arasındaki bir gurur savaşı yüzünden yok olur. Adamlarınız size güvendi. Onları, bir prensin gururu uğruna ölüme terk edemezsiniz."

Torvin'in son cümlesi, Denoistos'un zırhındaki tek çatlağı bulmuştu. "Prens'in gururu..." Denoistos, Aserion'dan kaçmasına neden olan o kibirden ne kadar nefret ettiğini hatırladı. Şimdi kendisi mi o kibrin esiri oluyordu? Etrafındaki adamların yorgun ve endişeli yüzlerine baktı. Torvin haklıydı. Bu bir onur meselesi değildi; bu, stratejik bir intihardı. Burada kalmak, zafer değil, yok oluş demekti.

Bir general olarak, bu gerçeği görmezden gelemezdi.

Öfkesi, bir anlığına stratejik zihninin soğuk mantığıyla çarpıştı ve kaybetti. Yumruğunu masaya vurduğunda çıkan ses, bir ağacın devrilirken çıkardığı ses kadar şiddetliydi. Yenilmişti. Ama bir düşman ordusuna değil. Kendi kralının mürekkebine ve en sadık adamının mantığına...

"Toplanın," diye kükredi, sesi çadırın bez duvarlarını titretti. "Geri çekiliyoruz."

Subaylar, rahat bir nefes alarak hızla dışarı çıktılar. Denoistos, Torvin ile yalnız kalmıştı. "Haklıydın, Yüzbaşı," dedi, dişlerinin arasından. "Ama bu, onun kazandığı anlamına gelmez."

O gün, Skarrgard ordusu Aldewood'dan sessizce geri çekilmeye başladı. Ama bu, bir görevi tamamlamanın getirdiği bir geri çekilme değildi. Bu, yenilginin, utancın ve ertelenmiş bir öfkenin geri çekilişiydi. Denoistos, Damethia'ya bir kahraman olarak değil, küçümsediği o "toy kral" tarafından hesaba çekilmek üzere geri çağrılan, zincirlerinden boşanmış bir general olarak dönüyordu. Aralarındaki çatlak, artık onarılamaz bir uçuruma dönüşmüştü.

Son Sınav: Kuzey Ithran Baskını ve Kasap'ın Beklenmedik Sonu

Aldewood faciasının üzerinden yirmi yıl geçmişti. Bu yirmi yıl, Denoistos için bir sürgün gibiydi. Ordusunun başındaydı, evet. Halkın gözünde hala bir kahramandı. Ama Kral Kaelen'in buz gibi mesafesi ve güvensizliği, onu sarayda siyasi bir hayalete dönüştürmüştü. Kaelen'in "Uzun Kış" adını verdiği izolasyon politikası, Denoistos'u bir kafese tıkmıştı. O, savaş için yaratılmış bir silahtı ve barış, onun çeliğini paslandırıyordu. Bu yıllar boyunca içinde biriken öfke ve sabırsızlık, patlamak için tek bir kıvılcım bekliyordu.

Ve o kıvılcım, M.S. 50 yılının sonbaharında, Aseria sınırından gelen bir haberle çaktı.

Kral Kaelen'in, on bir yıldır süren ambargoyu kırmak için son bir umutla Aseria'ya gönderdiği diplomatik heyet, Celestine'in fanatik sınır muhafızları tarafından pusuya düşürülerek katledilmişti . Bu, bir sınır ihlali değil, bir devletin onuruna yapılmış en aşağılık saldırıydı.

Haber Damethia'ya ulaştığında, Savaş Konseyi'nde bir isyan çığlığı koptu. Yıllardır süren sabır, bir anda tuzla buz olmuştu. Kral Kaelen, hayatında ilk kez o sakin ve düşünceli tavrını bir kenara bıraktı. Yüzü öfkeden kasılmıştı, gözleri alev alevdi.

"Bu affedilemez!" diye kükredi, sesi taht odasının duvarlarında yankılandı. "Bu, onurumuza sürülmüş bir lekedir! Bu bir savaş sebebidir! Orduyu seferber edin! Hazırlanın, Aseria'ya yürüyoruz!"

Konseydeki genç ve hırslı komutanlar, kralın bu ateşli sözlerini "Yaşasın Skarrgard!" naralarıyla karşıladı. Yıllardır Denoistos'un gölgesinde büyüyen bu "savaş şahinleri" için bekledikleri an gelmişti.

Ancak salonun köşesinde, tüm bu kaosun ortasında sessizce duran Denoistos, yerinden kımıldamadı. Herkesin öfkesi yatışıp gözler ona döndüğünde, yavaşça öne çıktı. Yaşlanmıştı, evet. Saçlarına aklar düşmüş, yüzü Kıyamet Suları'nın anılarıyla derinleşmişti. Ama gözlerindeki o yırtıcı parıltı hiç sönmemişti.

"Majesteleri," dedi, sesi odadaki tüm gürültüyü bastıracak kadar sakindi. "Öfkenizi anlıyorum ve sonuna kadar paylaşıyorum. Aseria'ya kanlarının bedelini ödetmeliyiz. Ama topyekûn bir savaş, Celestine'in o soğuk zihninin tam da istediği şey olabilir."

Haritanın başına yürüdü. "Aseria'nın ordusu güçlü ve disiplinlidir. Kendi topraklarında, bir cephe savaşına girersek ağır kayıplar veririz. Ve biz Aseria cephesinde kan kaybederken, Güney'deki Zykrath'ın bu fırsatı izleyeceğinden emin olabilirsiniz. Celestine, bizi iki ateş arasında bırakmak istiyor."

Kaelen'in öfkesi, generalinin bu soğuk mantığı karşısında bir an duraksadı. "O zaman ne öneriyorsun, General? Hiçbir şey yapmadan oturalım mı?"

"Hayır," dedi Denoistos. "Savaşmayacağız. Avlanacağız." Parmağı, haritanın üzerinde Aseria'nın zengin ama askeri olarak zayıf bırakılmış kuzey bölgelerine, Ithran'a kaydı. "Planım, 'Gizli İşgal'," dedi. "Bana en seçkin, en hızlı birlikleri verin. Ordunun geri kalanı sınırlarımızı korurken, biz bir yılan gibi Aseria topraklarına sızacağız. Hedefimiz başkent değil. Hedefimiz, onların zengin ama umursamadıkları Kuzey Ithran bölgesi. Şehirlerini yağmalayacak, ticaret yollarını ateşe verecek, onlara kendi evlerinde bir cehennem yaşatacağız. Bu bir fetih olmayacak. Bu, diplomatlarımızın kanına karşılık bir intikam operasyonu olacak."

Bu, şeytani bir zekayla kurulmuş bir plandı. Kaelen'in intikam arzusunu tatmin ediyor, ama topyekûn bir savaşın risklerinden kaçınıyor gibi görünüyordu. Ve en önemlisi, Denoistos'a tam da istediği şeyi veriyordu: Kral'ın gözünden uzakta, kuralların olmadığı bir savaş alanında, mutlak komuta yetkisi.

Kaelen tereddüt etti. Aldewood'da yaşanan facianın anısı hala tazeydi. Bu adama bir kez daha güvenebilir miydi?

Denoistos, kralın tereddütünü hissetti. Yanına yaklaştı, sesi şimdi daha alçak ve kişiseldi. "Majesteleri, bana bir şans daha verin. Aldewood'da bir hata yaptım. Gençtim, öfkeliydim, dersimi aldım. Yirmi yıldır sizin emrinizdeyim. Size sadakatimi kanıtladım. Bu kez farklı olacak. Bu kez sadece Skarrgard'ın onuru için savaşacağım. Cerrahi bir operasyon olacak. Size söz veriyorum."

Bu sahte pişmanlık ve yenilenmiş sadakat yemini, Kaelen'in son direncini de kırdı. Öfkesi ve çaresizliği, mantığına galip geldi. Generaline inanmak istedi. "Pekala, General," dedi, yenilgiyi kabullenerek. "Planınız onaylanmıştır. Ama unutmayın, bu bir yağma değil, bir intikam görevidir. Gidin ve onlara diplomatlarımızın kanının bedelini ödetin."

Denoistos, saygıyla başını eğdi. "Emredersiniz, Majesteleri."

Taht odasından ayrılıp koridorda yürümeye başladığında, yüzündeki o sadık ve ciddi maske yavaşça düştü. Yerini, yirmi yıldır bastırdığı o açlığın, o av arzusunun getirdiği, kan dondurucu bir gülümseme aldı. "Toy Kral", onu bir kez daha serbest bırakmıştı. Ama bu kez, ona sınırlar koyduğunu sanıyordu. Oysa Denoistos biliyordu ki, gireceği o topraklarda tek bir kural vardı: Kasap’ın kuralı. Ve onun intikamı, sadece birkaç diplomatın kanıyla sınırlı kalmayacaktı.

Denoistos'un en seçkin birlikleri, Aseria'nın kuzey sınırını bir gece yarısı, sisin ve ayazın altında geçti. Bu, bir ordu değil, bir avcı sürüsüydü. Her bir asker, Kıyamet Suları'nın cehenneminde General'in yanında savaşmış, onun acımasızlığıyla bilenmiş, sadakatleri sorgulanamaz katillerdi. Kral Kaelen'e verilen sözler, daha ilk adımda, Aseria toprağına basılan ilk postalla birlikte unutulmuştu. Denoistos'un aklında ne "cerrahi operasyon" ne de "sınırlı intikam" vardı. Yirmi yıllık bastırılmış öfkesi, kafesinden salınmış bir canavar gibiydi ve şimdi beslenme zamanı gelmişti.

Hedefleri, sınırdan birkaç saatlik mesafede, nehir kenarına kurulmuş, haritalarda adı bile zar zor okunan küçük bir kasabaydı: Oakhaven. Burası askeri bir üs değil, kerestecilik ve tarımla geçinen, savaştan ve siyasetten habersiz, sakin bir yerdi. Denoistos'un casusları, kasabanın savunmasının zayıf olduğunu, sadece birkaç milis gücünden ibaret olduğunu rapor etmişti. Bu, onu bir hedef değil, bir kurban yapıyordu.

Saldırı şafakla birlikte başlamadı. Denoistos, gecenin en karanlık, en soğuk anını bekledi. Adamlarına verdiği emir, Aserwar Okulu'nun tüm strateji kitaplarını yırtıp atacak kadar basitti: "Korku. Onlara sadece ölümü değil, ölümün korkusunu getirin. Tek bir kişinin bile kaçıp haber vermesine izin vermeyin. Bu kasaba, bu gece haritadan silinecek."

İlk olarak okçular, kasabayı çevreleyen alçak ahşap çitlerin üzerindeki tek tük nöbetçileri, tek bir ses bile çıkarmadan indirdiler. Ardından, Denoistos ve zırhlı birlikleri, atlarını mahmuzlayarak dört bir koldan kasabanın uyuyan sokaklarına daldılar.

Bu bir savaş değildi; bu bir hasattı.

Kapılar tekmelerle kırılıyor, pencerelerden alev bombaları atılıyordu. Uykusundan çığlıklarla uyanan silahsız insanlar, kendilerini bir anda cehennemin içinde buldular. Denoistos en öndeydi, atının üzerinde, elindeki ağır kılıcı bir tırpan gibi sallıyordu. Karşısına çıkan her direniş kırıntısını, her yalvarışı, her çığlığı mutlak bir kayıtsızlıkla biçiyordu. Yüzü, alevlerin ışığında parlayan, duygusuz bir ölüm maskesiydi.

Yüzbaşı Torvin, dehşet içinde bir grup askerin, bir ailenin evine daldığını gördü. İçeriden bir adamın yalvarışları, bir kadının ve çocukların feryatları geliyordu. Müdahale etmek için atını o yöne sürmeye yeltendi, ama yolu bizzat Denoistos tarafından kesildi.

"Nereye gidiyorsun, Yüzbaşı?" diye sordu Denoistos, sesi alevlerin çıtırtısından daha soğuktu.

"Siviller, General! Kadınlar, çocuklar! Emriniz..."

"Emrim, korkuydu," diye kesti Denoistos. "Ve korku, ayrım yapmaz. Bu insanlar, diplomatlarımızı öldüren o lanetli krallığın bir parçası. Onların vergileriyle beslenen ordular, sınırlarımızı tehdit ediyor. Onların sessizliği, tiranlarına güç veriyor. Masum değiller. Sadece şanssızlar."

Denoistos, atını Torvin'in önünden çekti ve katliamın merkezine doğru sürdü. O an Torvin anladı: Bu bir intikam değildi. Bu, nefretin en saf, en ilkel haliydi. Denoistos, sadece Aseria'ya değil, kendi ruhunu kemiren o yirmi yıllık sabırsızlığa, küçümsendiği krala, kaybettiği dostuna, kısacası tüm dünyaya savaş açmıştı. Ve Oakhaven'in masum halkı, bu savaşın ilk kurbanlarıydı.

Sabah olduğunda, Oakhaven'den geriye sadece dumanı tüten enkazlar ve sağa sola saçılmış cesetler kalmıştı. Denoistos'un askerleri, kasabanın tüm erzakını, değerli eşyalarını ve hayvanlarını yağmalamıştı. Ama Denoistos, yağmayla ilgilenmiyordu. Atının üzerinde, kasabanın yanmış meydanında tek başına duruyordu. İçindeki o yirmi yıllık boşluk dolmamıştı. Aksine, daha da büyümüş gibiydi. Bu yeterli değildi. Asla yeterli olmayacaktı.

Torvin, solgun bir yüzle yanına yaklaştı. "General... bitti. Geri çekilmeliyiz."

Denoistos, bakışlarını güneye, Aseria'nın kalbine doğru çevirdi. "Bitmedi, Yüzbaşı," diye fısıldadı. "Daha yeni başlıyor."

Atını mahmuzladı ve ordusunun önünde, daha derine, Aseria topraklarının kalbine doğru yola çıktı. Oakhaven'in katliam haberi, kısa süre sonra hem Kral Kaelen'in Damethia'daki sarayına hem de Celestine'in Supremia'daki buzdan kulesine bir şok dalgası gibi ulaşacaktı. Denoistos, sadece bir kasabayı değil, kıtanın kırılgan barışını da ateşe vermişti. Ve o ateşten çıkacak olan canavar, artık ne bir kral ne de bir general tarafından kontrol edilebilirdi.

Oakhaven'in külleri arkalarında soğurken, Denoistos'un ordusu Kuzey Ithran'ın kalbine doğru bir zehir gibi ilerliyordu. Artık gizlenmiyorlardı. Artık hayalet değillerdi. Onlar, arkalarında yanan köyler ve dehşet dolu fısıltılar bırakan bir kasırgaydı. Denoistos, her yeni katliamla içindeki o boşluğun dolacağını sanıyordu, ama boşluk daha da büyüyordu. Ordusu ise, komutanlarının bu deliliğine sürüklenmişti. Disiplin, yerini yağma ve vahşete bırakmıştı. Onlar artık bir ordu değil, liderlerinin nefretine hizmet eden bir çeteydi.

Bir gece, yağmaladıkları bir başka kasabanın harabelerinde kamp kurmuşken, ileri gözcü birliği bir esirle döndü. Bu bir Aseria askeri değildi. Üzerindeki zırh ve semboller, Skarrgard'a aitti. Adam, Denoistos'un komuta çadırına getirildiğinde titriyordu, ama yüzünde korkudan çok, tiksintiyle karışık bir öfke vardı.

"Senin burada ne işin var, asker?" diye gürledi Denoistos. "Korkup kaçtın mı yoksa?"

Genç asker, başını kaldırdı ve gözlerinin içine baktı. "Ben bir korkak değilim, General," dedi, "General" kelimesinin üzerine basarak. "Ben, Kral Kaelen'in ordusunun bir gözcüsüyüm."

Denoistos bir an duraksadı. "Kaelen'in ordusu mu? Ne ordusu? Neden benim bölgemde devriye geziyorsunuz?"

Gözcünün yüzünde acı bir gülümseme belirdi. "Sizin bölgeniz mi? Sizin artık bir bölgeniz yok." Haberi, bir hançeri saplar gibi Denoistos'a sapladı. "Kral Kaelen, Oakhaven'de yaptığınız katliam ve kraliyet emrine itaatsizliğinizden dolayı, sizi ve size hala itaat eden herkesi Skarrgard'a karşı vatan haini ilan etti."

Çadırda buz gibi bir sessizlik oldu. Yüzbaşı Torvin'in yüzü kireç gibi bembeyaz kesildi.

Gözcü devam etti, sesi şimdi daha güçlüydü. "Arkamızda, ana ordu yürüyor. Emirleri açık: Direnişinizi kırmak, sizi durdurmak ve yargılanmak üzere Damethia'ya götürmek. Teslim olmazsanız... yok edilmeniz emredildi."

Denoistos, bu sözleri duyduğunda ne bağırdı ne de öfkelendi. Korkunç, beklenmedik bir şey yaptı. Gülmeye başladı. Önce alçak bir kıkırdamayla başlayan ses, kısa sürede histerik, acı dolu ve delice bir kahkahaya dönüştü. Çadırın içindeki herkes, komutanlarının bu akıl almaz tepkisi karşısında donup kalmıştı. Denoistos, hayatının en büyük, en trajik ironisine gülüyordu. Kendi halkını kurtarmak için soyuna ihanet etmişti. Şimdi ise, o halkın kralı tarafından "hain" ilan ediliyordu. Kahraman olarak çıktığı bu yolda, her iki dünyanın da düşmanı olmayı başarmıştı.

Kahkahası, bir anda, bir bıçak gibi kesildi. Yüzündeki delice ifade, yerini her şeyin anlamını yitirdiği, buz gibi bir boşluğa bıraktı.

"Duydunuz mu?" dedi, çadırındaki subaylarına dönerek. "Kralımız... o toy çocuk... bizim hakkımızda bir hüküm vermiş. Bizi, onun sıcak yatağını ve zengin krallığını korumak için cehennemde savaşanları, hain ilan etmiş."

Yavaşça, hala titreyen Skarrgard gözcüsüne doğru yürüdü. "Demek ordu geliyor," diye fısıldadı. "İyi. Gelsinler."

Sonra arkasını döndü ve kendi adamlarına, hayatlarının geri kalanını belirleyecek o konuşmayı yaptı. "Artık bir ulusumuz yok. Bize ihanet ettiler. Artık bir kralımız yok. Bize sırtını döndü. Artık uğruna savaşacak bir davamız yok. Onu bizden çaldılar."

Gözleri, çadırdaki her bir askerin üzerinde gezindi. "Geriye ne kaldı? Sadece biz. Bu ordu. Bizler hem Aseria'nın korktuğu canavarlar hem de Skarrgard'ın avlamak istediği hainleriz. Madem öyle, birer canavar gibi yaşayacağız. Kural yok. Sadakat yok. Sınır yok. Sadece gücümüz ve bu demir var. Önümüzdeki Aseria'yı da yakacağız, arkamızdaki Skarrgard'ı da!"

Torvin, komutanının bu sözlerini duyduğunda, son umut kırıntısının da yok olduğunu anladı. Denoistos artık aklını tamamen yitirmişti. O artık bir general değil, kendi ölüm krallığını kurmuş, dünyaya savaş açan bir deliydi.

Denoistos, haritanın başına geçti. "Hazırlanın," diye emretti. "Doğuya, en yakın kasabaya yürüyoruz."

"Ama General," diye atıldı subaylardan biri. "Arkamızda Skarrgard ordusu var! Kapana kısılacağız!"

"Öyleyse," dedi Denoistos, yüzünde vahşi bir gülümsemeyle, "Onlar bize yetişene kadar gidebildiğimiz kadar gideceğiz. Ve giderken, bu lanetli topraklarda arkamızda sadece kül ve çığlık bırakacağız."

O gece, Denoistos'un ordusu yeniden yürüyüşe geçti. Ama artık bir amaçları yoktu. Bir hedefleri yoktu. Onlar artık ne bir intikam ne de bir kaynak peşindeydi. Onlar, kaçınılmaz sonlarına doğru koşan, sadece yok etmek için yok eden, kayıp ruhlardan oluşan bir orduydu. Ve Kasap, en büyük avına, kendi ölümüne doğru dörtnala gidiyordu.

"Vatan Haini" damgası, Denoistos'un ruhundaki son zinciri de koparmıştı. Artık ne bir krallığa ne de bir davaya bağlıydı. O, kendi başına bir fırtınaydı ve ordusu da onunla sürüklenen enkazdan ibaretti. Kuzey Ithran'ın yemyeşil vadileri, arkalarında bıraktıkları yanmış kasabalar ve katledilmiş köylülerle, bir cehennem manzarasına dönüşüyordu. Disiplin tamamen yok olmuştu; askerler artık stratejik hedefler için değil, yağma ve anlık tatminler için savaşıyordu.

Bu kanlı ve anlamsız ilerleyişleri, bir hafta daha sürdü. Bir akşam, yine ateşe verdikleri bir çiftliğin avlusunda kamp kurmuşlarken, Denoistos'un komuta çadırına aynı anda iki farklı yönden gelen, çamur içindeki gözcüler daldı. İkisinin de yüzünde ölümün paniği vardı.

Batıdan gelen gözcü, nefes nefese konuştu. "General! Arkamızdalar! Skarrgard ana ordusu sınırı geçmiş. Atlı birlikleri arayı kapatıyor. En fazla iki, belki üç gün mesafedeler!"

Daha o sözünü bitirmeden, doğudan gelen gözcü araya girdi. "Doğuda, General! Aseria lejyonu! Supremia'dan yola çıkan tam teçhizatlı bir ordu, bir sonraki büyük kasaba olan Nehir Geçidi'ni tutmuş. Yolu kapatmışlar, bizi bekliyorlar!"

Yüzbaşı Torvin, çadırın ortasındaki haritanın başına koştu. Gözcülerin işaretlediği yerleri görünce kanı çekildi. Durum, bir generalin görebileceği en korkunç kabustu. Mükemmel bir kıskaç hareketi. Batıda, onlara ihanet ettikleri için öfkeli olan Skarrgard ordusu. Doğuda, topraklarını cehenneme çevirdikleri için intikam isteyen Aseria ordusu. Kuzeyde ve güneyde ise geçit vermez dağlar ve bataklıklar. Kapana kısılmışlardı.

"General," dedi Torvin, sesinde son bir umut kırıntısıyla. "Güneydeki bataklıklara çekilmeliyiz. Orada izimizi kaybettirebilir, dağılabiliriz. İki cephede birden savaşamayız. Bu bir intihar olur."

Denoistos, ayağa kalktı ve haritanın başına yürüdü. Batıdaki Skarrgard sembolüne, doğudaki Aseria sembolüne baktı. Yüzünde ne bir korku ne de bir panik vardı. Yavaşça, o tüyler ürpertici, boş kahkahası yeniden çadırı doldurmaya başladı.

"İntihar mı, Yüzbaşı?" dedi gülerek. "Biz çoktan öldük. O toy kral, Damethia'daki sarayından bizim için 'hain' hükmünü verdiği an, biz zaten ölmüştük. Şu an sadece, henüz toprağa düşmemiş hayaletleriz."

Kahkahası sustu. Yüzündeki delice ifade, yerini yırtıcı bir kararlılığa bıraktı. "Ve bir hayaletin, saklanacak ya da kaçacak bir yeri yoktur. Bir hayalet, sadece musallat olur."

Hançerini çıkardı ve haritanın üzerine, güneydeki bataklıklara değil, doğudaki Aseria lejyonunun beklediği Nehir Geçidi'nin üzerine sertçe sapladı.

"Hikayemiz, bir bataklıkta korkak fareler gibi saklanırken bitmeyecek, Torvin," dedi, gözleri ateş gibi parlıyordu. "Hikayemiz, ateşin ve çeliğin içinde, düşmanımızın çığlıkları eşliğinde bitecek! Onların bizi ezmesini beklemeyeceğiz. Mızrağın üzerine biz koşacağız! Doğuya yürüyoruz. Nehir Geçidi'ni alacağız ve sonumuz gelmeden önce Aseria'ya son bir kanlı bedel daha ödeteceğiz!"

Bu, bir generalin emri değildi; bu, bir delinin son arzusu, bir intihar manifestosuydu. Torvin ve onun gibi aklını henüz yitirmemiş birkaç subay, dehşet içinde donakaldı. Ama çadırın dışından, emri duyan, artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış, liderlerinin deliliğini benimsemiş o sertleşmiş askerlerden, onurlu bir ölüm vaadini coşkuyla karşılayan vahşi bir sevinç narası yükseldi.

Denoistos, çadırdan çıktı. Yanan çiftliğin alevleri, yüzünü aydınlatıyordu. Kanlı kılıcını havaya kaldırdı.

"BİZİMLE ÖLÜME YÜRÜMEYE HAZIR MISINIZ?" diye kükredi.

Aşağıdan, tek bir ağızdan çıkan, yüzlerce askerin "SONUNA KADAR!" diye haykıran cevabı geldi.

Torvin, o an anladı. Bu ordu artık kurtarılamazdı. Liderleriyle birlikte, kendi kıyametlerine doğru dörtnala gitmeyi seçmişlerdi. Denoistos, kaderinden kaçmıyordu. Kaderiyle yüzleşmeye, onu kendi şartlarıyla, ateş ve kan içinde karşılamaya gidiyordu. Ve Kasap, son bir kez daha, kendi mezbahasına yürüyordu.

Denoistos'un ordusu, artık bir ordu değildi; ölüme koşan bir güruhtu. Aseria'nın yemyeşil Ithran topraklarında, arkalarında bıraktıkları kara duman iziyle, sarhoş naraları ve anlamsız savaş şarkılarıyla ilerliyorlardı. Gözcüler yoktu, kanat güvenliği yoktu, strateji yoktu. Sadece, liderlerinin deliliğini benimsemiş, son bir kanlı şölen arayan bir avcı sürüsü vardı. Denoistos, en önde, atının üzerinde dimdik duruyor, yüzünde korkunç bir gülümsemeyle Nehir Geçidi'ndeki Aseria lejyonuna doğru atını sürüyordu. Oraya varıp, görkemli bir sonla yok olmayı arzuluyordu.

Ancak kaderi, ona bu onurlu sonu vermeyecekti.

Ithran'ın merkezine yaklaştıkça, ormanın dokusu değişmeye başladı. Ağaçlar sıklaşıyor, güneş ışığı zorla sızıyor ve her şeyin üzerine tekinsiz bir sis çöküyordu. Yüzbaşı Torvin, atını huzursuzca hareket ettirerek Denoistos'un yanına geldi. "General," dedi, sesi endişeliydi. "Bir tuhaflık var. Orman... fazla sessiz. Ne bir kuş sesi var, ne de bir hayvan."

Denoistos, alayla güldü. "Bizden korkuyorlar, Yüzbaşı! Bütün dünya bizden korkuyor! Bırak da korksunlar!"

Ama Torvin haklıydı. Bu, korkunun sessizliği değildi. Bu, avını bekleyen bir yırtıcının sessizliğiydi.

İlk kayıplarını fark etmediler bile. Konvoyun en arkasında ilerleyen bir asker, aniden boğazını tuttu, yüzünde şaşkın bir ifadeyle atından düştü. Boynuna, neredeyse görünmez, incecik bir iğne saplanmıştı. Birkaç dakika sonra, kanatta ilerleyen bir başkası, sessizce yere yığıldı. Gürültülü güruhun içinde, bu sessiz ölümleri kimse duymadı.

Ordu, dar ve sisli bir kanyona girdiğinde, av başladı. Kanyonun yamaçlarından, sisin içinden, kayaların gölgelerinden, vızıltısı bile duyulmayan yüzlerce küçük ve karanlık cisim yağmaya başladı. Bunlar ok değildi. Bunlar, ucunda uyku getiren değil, kalbi durduran zehirler taşıyan, ustaca yapılmış küçük dartlardı.

Skarrgard askerleri, sanki görünmez bir salgın tarafından vurulmuş gibi, teker teker atlarından düşmeye başladılar. Kimi boğazını tutuyor, kimi kasılıyor, kimi ise daha ne olduğunu anlamadan son nefesini veriyordu. Ne bir kılıç sesi, ne bir çığlık, ne de bir düşman vardı. Sadece, sessizce yere yığılan bedenler...

Kıyamet Suları'nın canavarlarına kafa tutmuş o vahşi ordu, ilk kez gerçek korkuyla tanıştı. Panik, bir veba gibi yayıldı. Askerler, kılıçlarını çekip görünmez düşmanlarına, sise ve gölgelere doğru umutsuzca sallamaya başladılar. Ama vuracak kimse yoktu.

Denoistos, etrafında ordusunun bir hayalet tarafından yok edilişini izlerken, delice öfkesi doruğa ulaştı. "Korkaklar!" diye kükredi, sesi kanyonda yankılandı. "Çıkın ortaya! Yüzünüzü gösterin de bir savaşçı gibi ölün!"

Kılıcını çekti ve atını, en çok dartın geldiği yamaca doğru sürmeye yeltendi. Ama o an, sisin içinden, gölgelerin kendisinden doğmuş gibi görünen figürler ortaya çıktı.

Sayıları otuz ya da kırk kadardı. Üzerlerinde, hareketlerini gizleyen koyu renk, pelerin benzeri giysiler vardı. Yüzleri, başlıklarının gölgesinde kaybolmuştu. Ne ağır zırhları ne de büyük kalkanları vardı. Sessizce, adeta yere basmadan, akıcı bir uyum içinde ordunun kalanının etrafını sardılar. Gecelerin Pelerini, Denge'yi bozan bu saf Kaos'u, bu kontrolsüz canavarı avlamak için yuvasından çıkmıştı.

Denoistos, hayatında ilk kez, kendisinden daha yırtıcı bir şeyle karşılaştığını hissetti. Bu bir ordu değildi. Bu, bir cerrahın neşteriydi ve onu kesip atmaya gelmişlerdi. "Demek sonum sizsiniz," diye hırladı. "Öyle olsun!"

Sadık kalan son birkaç düzine askeriyle birlikte, etrafını saran bu sessiz çembere saldırdı. Bu bir savaş değildi, bir katliamdı. Skarrgard askerlerinin her vahşi ve güçlü kılıç darbesi, Pelerin üyelerinin akıcı hareketleriyle boşa çıkıyordu. Onlar dövüşmüyor, dans ediyorlardı. Her bir kaçınışları, ölümcül bir darbeyle, zırhın en zayıf noktasına saplanan bir hançerle veya kasları kilitleyen bir iğneyle sonuçlanıyordu.

Çok geçmeden, Denoistos kanyonun ortasında, etrafı ölü adamlarıyla çevrili bir halde tek başına kalmıştı. Pelerin üyeleri, etrafında sessiz bir daire oluşturmuş, ona yaklaşıyorlardı.

Kasap, son bir kez daha kükredi ve en yakındaki gölgeye doğru atıldı. Bu onun son savaşıydı ve onu olabildiğince kanlı yapacaktı. O bir generaldi, bir kasaptı; gücü efsaneydi. Birkaç Pelerin üyesini, saf gücü ve vahşetiyle yere sermeyi başardı. Ama onlar on kişi eksilirken, o yüzlerce yara alıyordu. Her bir darbesi karşılanıyor, her bir saldırısı onu daha da yoruyordu.

Sonunda, bacağına saplanan bir bıçakla dizlerinin üzerine çöktü. Kılıcı elinden düştü. Nefes nefeseydi, vücudu sayısız küçük ama etkili yaradan kanıyordu. Başını kaldırdı ve etrafını saran o isimsiz, yüzsüz cellatlara baktı. Yüzünde, yenilginin getirdiği bir gülümseme belirdi. Ne Aseria'nın lejyonları, ne de Kaelen'in ordusu... Onu yenen, adını bile bilmediği bu gölgelerdi.

Pelerin'in lideri olduğu anlaşılan bir figür, yavaşça öne çıktı. Elinde silah yoktu. Denoistos'un gözlerinin içine baktı. O an, Denoistos o maskenin ardında ne bir nefret ne de bir zafer coşkusu gördü. Sadece, yapılması gereken bir işi yapan birinin soğuk, tarafsız kararlılığını gördü.

Denoistos, son bir kahkaha atmak istedi, ama ciğerlerinden sadece kanlı bir hırıltı çıktı.

Pelerin lideri, elini kaldırdı. Bu bir işaretti. İki gölge, Denoistos'un iki yanından yaklaştı. Denoistos, son olarak kuzeyin o soğuk, gri gökyüzünü düşündü.

Ve sonra, her şey sessizliğe büründü. İmparatorluğun Kasabı, bir savaş alanında değil, bir av sahasında, isimsiz avcılar tarafından, sessizce ve etkin bir şekilde ortadan kaldırılmıştı.

Sis, Kuzey Ithran'daki o isimsiz kanyona geri döndüğünde, beraberinde ölümü ve mutlak bir sessizliği getirdi. Gecelerin Pelerini, geldikleri gibi, bir fısıltı bile bırakmadan gölgelerin içinde kaybolmuştu. Arkalarında, Skarrgard'ın en korkulan ordusunun ve onun efsanevi generalinin cansız bedenlerinden oluşan bir anıt bırakmışlardı. Denoistos Los Aser, gözleri gökyüzüne boş bir şekilde bakarken, çamurun ve kanın içinde uzanıyordu. Yüzünde ne bir öfke ne de bir acı vardı; sadece, her şey bittiğindeki o büyük boşluk...

Sessizliği, saatler sonra, bir ceset yığınının altından gelen boğuk bir inilti bozdu. Yüzbaşı Torvin, bilincini yavaş yavaş geri kazanıyordu. Vücudu sayısız kesik ve ezikle kaplıydı, ama Pelerin'in ölümcül iğnelerinden biri onu ıskalamış, savaşın kaosunda aldığı bir darbe onu bayıltarak cesetlerin altına gömmüştü. Gözlerini açtığında, gördüğü manzara karşısında ruhunun çığlık attığını hissetti. Ordusu... yok olmuştu. Etrafında, sanki vahşi bir hayvan tarafından parçalanmış gibi değil de bir cerrah tarafından sessizce ve ustaca etkisiz hale getirilmiş yüzlerce asker yatıyordu.

Sürünerek, komutanının cansız bedeninin yanına ulaştı. Denoistos'un yüzüne baktı. O delice öfke, o yırtıcı gülümseme gitmişti. Geriye sadece, yıllar önce Kurt Kalesi'ne ilk geldiğindeki o genç prensin yorgun ve kaybolmuş yüzü kalmıştı. Torvin, hıçkırıklara boğularak yaşlı komutanının gözlerini kapattı.

Ertesi gün, kanyonun iki ucunda, iki farklı ordu belirdi. Batıdan, Denoistos'u avlamak için gelen Skarrgard ordusu. Doğudan ise, onu karşılamak için hazırlanan Aseria lejyonu. İki ezeli düşman, savaşmak için geldikleri bu kanyonda, ortak düşmanlarının sessiz ve gizemli bir güç tarafından çoktan yok edildiği, akıl almaz bir manzarayla karşılaştılar. İki ordunun komutanları, kanyonun ortasında, Denoistos'un cesedinin başında karşı karşıya geldiklerinde, kılıçlarını çekmediler. Sadece, bu lanetli topraklardaki o anlaşılmaz dehşete baktılar ve sessiz bir ateşkesle geri çekildiler.

Yüzbaşı Torvin, ülkesine bir kahraman olarak değil, bir trajedinin yaşayan tek tanığı olarak döndü. Kral Kaelen'in huzuruna çıktığında, olanları tüm çıplaklığıyla anlattı. Görünmez düşmanı, sessiz ölümü, Denoistos'un sonuna kadar savaşmasını...

Kral Kaelen, haberi aldığında ne bir sevinç ne de bir zafer narası attı. Taht odasının penceresinden, Damethia'nın barış içindeki sokaklarına uzun uzun baktı. Bir haini değil, bir zamanlar bu ulusun en büyük kahramanı olan bir adamı kaybetmişti. Onu "vatan haini" ilan eden kendi fermanının, bu deliliği tetikleyip tetiklemediğini ömrünün sonuna kadar sorgulayacaktı. O gün, Denoistos'un naaşının Skarrgard'a getirilmesini ve bir general olarak, sessiz ve onurlu bir törenle gömülmesini emretti. Bir kahraman gibi değil, ama bir hain gibi de değil. Sadece, yolunu kaybetmiş bir asker gibi.

Denoistos Los Aser'in mirası, Skarrgard'ın ruhunda derin ve karmaşık bir yara olarak kaldı.

Aseria ve Batı AserLand için o, her zaman "İmparatorluğun Kasabı" olarak anıldı; kan dökmekten zevk alan, gücün yozlaştırdığı bir canavarın, ders çıkarılması gereken korkunç bir örneği.

Ancak Skarrgard için durum çok daha acı vericiydi. Devrimi yaşamış yaşlı nesil için o, her zaman Skarryion'un yanında duran, imkansızı başaran, onlara özgürlüklerini kazandıran “Devrimin Kılıcı” olarak kaldı. Onlar, Aldewood'daki günahlarını, bir liderin zor zamanlarda vermesi gereken ağır bir karar olarak görmeyi seçtiler.

Genç nesiller içinse o, Kral Kaelen'e isyan eden, kendi halkına savaş açma noktasına gelen, adı katliamlarla anılan karanlık bir figürdü.

Denoistos, ülkesinin tarihinde hem en büyük kahraman hem de en büyük hain olarak, sonsuz bir tartışmanın merkezine oturdu. O, bir ideale hizmet etmek için yola çıkmış, ancak yolun sonunda idealinin kendisi olduğunu sanma yanılgısına düşmüş bir adamın trajedisiydi. Halkını korumak için bir kılıç olmak istemişti, ama unutmuştu ki, bir kez çekildiğinde, bir kılıç dost ile düşmanı ayırt etmezdi.

Aserion'un altın kafesinden kaçan o vicdanlı prens, dağlarda bir devrimciye dönüşen o zeki komutan ve sonunda kendi nefretinin esiri olan o yalnız kasap... Hepsi, Kuzey Ithran'daki o isimsiz kanyonun sessizliğinde, nihayet huzura ermişti. Denoistos Los Aser'in savaşı, en sonunda bitmişti.