Aserwar Gedian: Suikastçı Mimar
| Doğum: | M.S. 68 (Ithran / Aseria) |
|---|---|
| Ölüm: | M.S. 120 (Aserion) |
| Unvanlar: | Suikastçı Mimar Dengenin Mimarı AserCouncil Lideri |
| Eğitim: | Yatılı Savaş Okulu Gecelerin Pelerini |
| Özel Silah: | Çift Taraflı Bıçaklı Sopa |
| Selefi: | Lord Koruyucu Kaelus Theron |
| Halefi: | AserCouncil (Kurumsal Yapı) |
Bölüm 1: İlk Yara (M.S. 68 - M.S. 78)
Onun bir adı yoktu; en azından kimsenin hatırlamaya tenezzül etmediği, tarihin fısıltılarında kaybolmuş bir adı vardı. M.S. 68 yılının sonbaharında, Aseria'nın kalbi Supremia'dan uzak, haritaların kenarlarında sislerle örtülü Ithran'da dünyaya geldi. Doğduğu köy, deltanın merkezine yakın, sayısız kanalın kıyısına kurulmuş, adını kimsenin bilmediği, nemli ve sessiz bir yerdi. Ne doğumu müjdelenmişti ne de soyuna şarkılar söylenmişti. Ancak doğduğu o ilk anda bile, ebenin kucağında ağlamaması, etrafını saran loş odayı sanki yıllardır tanıyormuş gibi süzmesi, bir tuhaflığın ilk işaretiydi.
Babası, köyün berberiydi; usturasının keskinliği ancak dilinin keskinliğiyle ölçülebilen, hayata karşı sert ve affetmez yargıları olan bir adamdı. Annesi ise aksine, Ithran belediyesinin tozlu koridorlarında, her gün sonu gelmez evrak yığınlarının arasında ruhunu kaybeden, varlığıyla yokluğu bir, sessiz bir görevliydi. Çocuk, bu iki zıt kutbun arasında, kelimelerin olmadığı bir dünyada büyüdü. Ağzından ilk kelimeler döküldüğünde dört yaşındaydı, ama o zamana kadar gözleri hiç susmamıştı. O bir gözlemciydi; dünyayı seslerle değil, desenlerle, insanların adımlarındaki tereddütle, gözlerindeki saklı niyetlerle, bir yalan söylendiğinde havadaki o belli belirsiz değişimle anlıyordu.
Okuma-yazmayı, okula başlamadan çok önce, tatillerde onlara uğrayan büyük kuzeninin getirdiği eski masal kitaplarını heceleyerek öğrendi. Harfler, onun ilk ve en sadık dostları oldu. Okulun sıkıcı sıralarına oturduğunda, diğer çocuklar heceleri birleştirmenin zorluğuyla boğuşurken, o çoktan hikayelerin sonuna varmış, karakterlerin kaçınılmaz kaderlerini çözmüştü. Bu yüzden hep yalnızdı, ama bu seçilmiş bir yalnızlıktı.
On yaşındayken, hayatının akışını sonsuza dek değiştirecek o gri ve çamurlu gün geldi. Annesinin, "ekmek al" diyerek avucuna tutuşturduğu birkaç parlak metal parayla fırının yolunu tuttu. Üzerindeki basit keten giysinin cepleri yoktu, bu yüzden parayı küçük ve terli avucunun içinde, sanki hayatının en büyük hazinesiymiş gibi sıkıca tutuyordu. Köşeyi döndüğünde, her zaman yollarını değiştirmesine sebep olan o iki gölgeyle karşılaştı. Kendisinden yaşça büyük, gözlerinde ahlakın değil, sadece anlık zevklerin parıltısı olan, zayıfların korkusuyla beslenen iki sokak serserisi.
Çocuğun sıkılı yumruğunda parlayan metali fark ettiler. Yüzlerine yayılan alaycı gülümseme, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. "Ne var orada, ufaklık?" diye sordu biri, sesi yapışkan ve tehditkârdı. "Ver bakalım onu bize". Çocuk, hayatında ilk kez, iliklerine kadar işleyen korkusuna karşı durdu. Yumruğunu daha da sıktı, tırnakları etine battı. "Hayır," dedi, sesi korkudan titriyordu ama içinde bir isyan kıvılcımı vardı. "Onu bana annem verdi, ekmek almalıyım!".
Bu beklenmedik cüret, serserilerin kahkahasını anında dondurdu. Yüzleri öfkeyle kasıldı. Çocuğun üzerine çullandıklarında, dünya bir anda çamur, tekme ve acıdan ibaret bir girdaba dönüştü. Onu çamurlu sokağın zeminine fırlattılar. Karnına aldığı darbeler nefesini kesti, ağzına dolan metalik tatla birlikte öksürerek yere tükürdüğünde, çamurun üzerinde kendi kanını gördü. Tam o anda, bir çığlık duyuldu. Annesiydi. Evlerinin penceresinden olanları görmüş, elinde bir süpürgeyle, bir aslanın yavrusunu koruması gibi bir öfkeyle sokağa fırlamıştı. Serseriler, istediklerini almıştı. Yerdeki paraları kaptıkları gibi kahkahalar atarak ara sokaklarda kayboldular.
Annesi, kanlar içindeki oğlunu yerden kaldırdı, kucağına aldı ve eve taşıdı. Çocuk hala kan kusuyordu. Hastaneye gitmeleri gerekiyordu ama annesi korkuyordu; eğer giderlerse babası durumu öğrenecekti. Kocasının katı karakterini biliyordu: "Benim oğlum çelimsiz olamaz, kendini koruyabilmeli!" derdi hep. Gün boyunca yaralarını sardı, ama yüzündeki morlukları, dudağındaki patlağı gizleyemedi.
Akşam babası eve geldiğinde, oğlunu o halde görünce yüzündeki ifade şefkat değil, buz gibi bir tiksintiydi. Çocuğun yanına yaklaştı, yüzündeki morluğa baktı ve sesi bir kırbaç gibi şakladı: "Bu yediğin kaçıncı dayak lan!". Eli, çocuğun sağlam yanağına bir fiske atmak için kalktı ama annesinin çığlığıyla havada asılı kaldı.
Çocuk sustu. Cevap vermedi. Babası haklıydı, bu ilk değildi, sadece en kötüsüydü. O an, çocuğun ruhunda ilk ve en derin yara açıldı. Ama bu yara, serserilerin tekmeleriyle değil, babasının gözlerindeki o soğuk hayal kırıklığıyla açılmıştı. O gün anladı ki, dayak yemekten daha kötü bir şey vardı: Dayak yediğin için aşağılanmak. Zayıflık, affedilemez bir suçtu. Ve o, bu suçu bir daha asla işlememeye, o çamurlu sokağın ortasında kanının tadıyla birlikte yemin etti.
Bölüm 2: Sınırları Olmayan Savaşçı (M.S. 78 - M.S. 80)
Babasının "Bu yediğin kaçıncı dayak!" diye bağırdığı o geceden sonraki haftalarda, evlerinin üzerine mezar sessizliği çöktü. Babası, sanki oğlu o evde hiç var olmamış gibi davranıyor, onunla tek bir kelime konuşmuyor, hatta göz göze bile gelmiyordu. Çocuk iyileştiğinde, yaraları kabuk bağladığında, bir sabah babası onu tek bir kelime etmeden kolundan tuttuğu gibi köyün dışına sürükledi. Yolculukları sessiz ve soğuktu. Ithran'ın tanıdık, sisli deltalarından uzaklaşıp, daha önce hiç görmediği, rüzgarın uğuldadığı dağların eteklerine doğru ilerlediler. Haritalarda bile yeri olmayan, taştan ve demirden yapılmış tekinsiz bir yapıya vardılar. Burası bir okuldan çok, bir hapishaneyi andırıyordu; avlusundan çocuk kahkahaları değil, gerçek silahların acımasız çınlaması ve sert komutlar yükseliyordu.
Babası, onu kapıda karşılayan sert yüzlü, kel bir adamın yanına itti. Gözlerinin içine son bir kez bile bakmadan, "Eti senin kemiği benim," dedi ve arkasını dönüp geldiği yolda kayboldu. Çocuk, o an terk edildiğini, eski hayatının kapısının yüzüne kapandığını anladı. Hocası olacak kel adam, onu diğer çocukların arasına kattı. Çocuk, içindeki son umut kırıntısıyla hocasına çekingence, "Efendim ben dövüşten anlamam ki," diye fısıldadı. Cevabı, ensesine inen sert bir şaplak oldu. "Sence bunların hangisi dövüşçü? Hiçbiri! Buradaki herkes ya savaşçı ya da savaşçı olacak!" diye gürledi adam.
Hocası onu, bir kıyamet sığınağını andıran "Ekipman Odası" adını verdikleri bir yere götürdü. İçerisi, her türden baltalar, ağır kılıçlar, gürzler ve zincirlerle doluydu. "Birini seç," dedi hocası. "O, senin bir parçan olacak". Çocuğun gözü, diğer kaba silahların yanında neredeyse zayıf ve zarif duran, ikonik bir silaha takıldı. Basit bir süpürgeden bozma, pürüzsüz ve siyah ahşaptan yapılmış, iki ucuna da hilal şeklinde, jilet gibi keskin bıçaklar takılmış düz bir sopaydı bu. Kaba kuvvetin değil, zarafetin silahıydı; onu kullanmak için denge veya güçten önce hız ve uyumluluk gerekiyordu. Bu sopayla savaşılmazdı; onunla dans edilirdi. Hocası, çocuğun seçimine tip tip baktı. "Silahını al ve gel".
Eğitimi o gün, o avluda başladı. İlk dersi esneklikti. Saatlerce acı içinde gerildi, kasları kopma noktasına geldi. Hocası, ne kadar yükseğe sıçrarsa sıçrasın onu her an daha fazlası için zorluyordu. "Dahasını yapabileceğine kendini inandırırsan sınırları olmayan bir insan olursun!" diye bağırıyordu. "Sınırları olmayan bir insan savaşçı olur!". Bu acı dolu süreçte, sopasını bir kasırga gibi çevirmeyi, çevirerek saldırmayı, çevirerek savunma yapmayı, hatta bir bumerang gibi fırlatıp geri çağırmayı öğrendi. Zayıf bedeni, çelik gibi sertleşti. Sessizliği, korkunç bir odaklanmaya dönüştü.
Bu cehennemde yalnız değildi. Kendisi gibi oraya atılmış diğer çocuklarla bir kardeşlik bağı kurdu. Birlikte kanadılar, birlikte cezalandırıldılar, birlikte güçlendiler. İleride "AserCouncil"in kurucu üyeleri olacak bu çocuklar, o günlerde birbirlerinin tek ailesiydi: Ateşle oynamayı seven deli dolu "AserFire"; her zaman soğukkanlı ve hesaplı olan "AserIce"; kendisi gibi sopayı seçen ama daha defansif bir tarzı olan "AserStick" ve inanılmaz derecede çevik, duvarlarda yürüyebilen "AserSpace".
Üç aylık zorlu bir sürecin ardından, Aserwar artık o eski, çelimsiz çocuk değildi. O, silahıyla bir olmuş, hareketleri öngörülemez, hızı akıl almaz bir savaşçıydı. Kursun sonunda yapılan bitirme sınavında tüm rakiplerini alt ettiğinde, hocası ona "Sopa Ustası" unvanını verdi. O ve arkadaşları, kursun kapısından dışarı çıktıklarında artık kurban değillerdi. Onlar, sınırları olmayan birer silahtı ve şimdi, onlara ilk yarayı açan o adaletsiz dünyaya geri dönme zamanı gelmişti.
Bölüm 3: Baron'un Gölgesi (M.S. 80 - M.S. 100)
Savaş okulunun demir kapısı arkalarından kapandığında, Aserwar ve kardeşleri Ithran'a geri döndüler. Köy aynı köydü; kanalların üzerinden geçen köprüler, çamurlu sokaklar, fırından yayılan ekmek kokusu... Hiçbir şey değişmemişti. Değişen onlardı. Artık bu sokaklara baktıklarında bir ev değil, bir av sahası görüyorlardı. Çocukluklarının masumiyeti, dağların zirvelerinde, ter ve kanla birlikte buharlaşıp gitmişti. Geriye sadece soğuk bir amaç ve o amaca hizmet edecek, çelik gibi bilenmiş bedenler kalmıştı.
Topluma yeniden karışmadılar. Onlar için gündüzler, gecenin karanlığını bekledikleri sıkıcı bir bekleyişten ibaretti. Gerçek hayat, güneş batıp dürüst insanlar evlerine çekildiğinde başlıyordu. Ithran'ın güney mahallelerinin dar sokakları, birbirine yaslanmış tekinsiz binaların çatıları, onların yeni oyun alanı oldu. Yüzlerini, kimliklerini gizleyen koyu renk bezlerle sararak, birer hayalet gibi gölgelerin içinde hareket ediyorlardı. Çok geçmeden, mahalle sakinleri geceleri duydukları belli belirsiz fısıltılarla ve sabahları buldukları morarmış bedenlerle onlara bir isim taktı: "Gedian".
İlk hedefleri, hafızalarındaki en taze yaraların sahipleriydi. Zayıfları ezenler, küçük esnaftan haraç kesenler, Aserwar'ın avucundaki paraları çalan serseriler gibi, mahallenin asalakları... Adalet dağıttıklarını sanıyorlardı ama bu, adaletin soğuk ve tarafsız kılıcı değildi; bu, intikamın sıcak ve kişisel hançeriydi. Gecenin bir yarısı, bir haraççının yolu dört bir yandan kesiliyor, ne olduğunu anlamadan üzerine çullanan gölgelerin darbeleriyle bilincini yitiriyordu. Aserwar'ın çift taraflı bıçaklı sopası, gecenin sessizliğinde bir ölüm rüzgarı gibi vınlıyordu; onun dansı ölümcüldü. Karşısındakini sadece yenmiyor, ruhuna bir daha asla zayıf birine el kaldırmayacak bir korku tohumu ekiyordu.
Ancak güç, özellikle genç ve yaralı ruhlar için zehirli bir şaraptır. Bu kanlı oyun birkaç yıl sürdü ve zamanla, kime "kan kusturacaklarına" karar verirken aradaki çizgi bulanıklaştı. Başlangıçta sadece zalimleri hedef alıyorlardı. Sonra, kendilerine yan bakanları, saygısızlık edenleri... Sonunda ise, sadece canlarının istediği herkesi hedefleri yapmaya başladılar. Bir gece, meyhaneden çıkan ve onlara laf atan sarhoş bir adamı, sokak ortasında neredeyse öldüresiye dövdüler. Adamın suçu, sadece yanlış zamanda, yanlış kelimeleri kullanmaktı. Adalet arayışları, saf bir güç gösterisine ve zorbalığa dönüşmüştü. Mahalle halkının onlara karşı hisleri de ikiye bölünmüştü. Gündüzleri onlardan nefretle bahsedenler, geceleri kapılarının önündeki serseriler temizlendiği için gizlice onlara minnet duyuyordu. "Güneyin Hayaletleri" hem bir lanet hem de tekinsiz bir lütuftu.
Bu ahlaki çürüme, kardeşliğin de sonunu getirdi. AserIce, grubun eylemlerini artık "hesapsız" ve "riskli" buluyordu. AserStick, silahsız bir sarhoşu o hale getirmelerini "onursuzluk" olarak nitelendiriyordu. Bir akşam, yanan bir dükkanın çatısında, bu gerilim patlak verdi. AserFire'ın "hak etti" diye savunduğu bir eylemi, diğerlerinin vicdanında derin bir çatlak yaratmıştı. Tartışmadılar, bağırmadılar. Sadece birbirlerinin yüzüne baktılar ve artık aynı yolda yürümediklerini anladılar. O geceden sonra grup sessizce dağıldı; her biri kendi yolunu çizdi.
Aserwar yalnız kalmıştı. 16 yaşına geldiğinde, artık ne intikamcı bir çocuk ne de sıradan bir gençti. İntikamın ateşi küllenmiş, zaferin tadı bayatlamıştı. O, Ithran'ın yeraltı dünyasında bir efsane, "Sopa Ustası" olarak bilinen, tehlikeli ve en önemlisi, amaçsız bir silahtı. İçindeki boşluğu dolduracak yeni bir neden, yeni bir efendi arıyordu. Ve bu karanlık dünyada, amaçsız kalmış keskin silahları fark edip kendi amaçları için kullananlar her zaman olurdu.
Ekip dağıldıktan sonra Aserwar'ı bir boşluk yuttu. Kardeşleri gitmiş, intikam ateşi sönmüştü. Artık geceleri çatılarda koşmak için bir neden yoktu. 16 yaşına geldiğinde, Ithran'ın yeraltı dünyasında fısıltıyla anılan bir efsaneye dönüşmüştü. "Sopa Ustası"; kimsenin bulaşmaya cesaret edemediği, gözlerinde ne bir amaç ne de bir merhamet taşıyan, tehlikeli bir silahtı. Ancak her silah, eninde sonunda onu kullanacak bir el bulurdu. Onun yetenekleri — hızı, sessizliği ve ölümcül etkinliği — sadece sokak serserilerinin değil, çok daha büyük avcıların da dikkatini çekmişti. O avcının adı Baron Mhoore'du.
Baron Mhoore, artık neredeyse bir şirket gibi çalışan, kıtanın en büyük uyuşturucu baronlarından biriydi. Mallarını, generallerin iç savaşla böldüğü topraklardan veya Skarrgard'ın sıkı kontrol edilen sınırlarından geçirebilecek, gölgeler kadar sessiz ve bir o kadar da ölümcül kuryelere ihtiyacı vardı. Aserwar, bu iş için biçilmiş kaftandı.
Tuzak, bir akşam, Aserwar'ın en savunmasız olduğu anda kuruldu. Ara sokaklardan birinde tek başına yürürken, her yönden üzerine çullanan onlarca adamla karşılaştı. Bu, basit bir saldırı değildi; sinsi ve kurnazca planlanmış bir operasyondu. Aserwar, sırtındaki sopasını bir kasırga gibi savurarak dövüştü, etrafında bir ölüm çemberi oluşturdu, onlarcasını yere serdi. Ama sayıları çok fazlaydı. Tam arkasındaki bir gölgeyi fark edemediği anda, ensesine aldığı sert ve ağır bir darbeyle dünya karardı ve bilincini kaybetti.
Uyandığında, nemli bir mahzenin ortasında, bir sandalyeye sıkıca bağlanmış haldeydi. Havadaki küf ve çürük kokusu midesini bulandırıyordu. En kötüsü ise, sırtındaki o tanıdık ağırlık yoktu. Hayatının bir parçası olan, kolunun bir uzantısı haline gelen sopası alınmıştı. İlk kez, yıllar sonra, kendini çıplak ve savunmasız hissetti. Karşısında, ipek bir cübbe giymiş, sakin tavırlı, orta yaşlı bir adam ve onu bir duvar gibi saran, profesyonel oldukları her halinden belli korumaları duruyordu.
Aserwar ilk sorusunu sordu, sesi beklediğinden daha güçlü çıkmıştı: "Siz kimsiniz ve beni neden bu hakla burada tutuyorsunuz?". Adam gülümsedi. "Sakin ol genç adam. Ben Baron Mhoore. Seni buraya, senin tabirinle kaçırdık, evet. Ama sana zarar vermek için değil. Sadece sana bir iş teklifinde bulunmak için".
Aserwar şüpheyle adama baktı. "Böyle tekinsiz görünen bir adam... Madem benle iş konuşacaksın, neden beni kaçırdın? Neden bir mektup göndermedin?". Mhoore'nin gülümsemesi genişledi. "Çünkü yapacağımız iş, mektuplarla konuşulacak türden değil. Senin yeteneklerini biliyorum. Hızını, sessizliğini... Benim, değerli 'mallarımı' bir yerden bir yere götürecek, gerektiğinde kendini koruyabilecek birine ihtiyacım var. Bu bazen Ithran'da bir köy olabilir, bazen bir anda kendini Skarrgard'da bulabilirsin. Ama sokakta görebileceğin tüm işlerden daha fazla para kazanacağını taahhüt ederim".
"Ben tam olarak ne ürünü taşıyacağım?" diye soracak oldu Aserwar, ama ortamdaki soğukluk ve baronun delici bakışları, sorunun cevabını zaten veriyordu. Çocukluğunda savaştığı adaletsizliğin, şimdi en karanlık haliyle bir parçası olması teklif ediliyordu. O an içinde, babasının hayal kırıklığı dolu bakışlarına isyan eden o yaralı çocuk ile bu nemli mahzenden sağ çıkmak zorunda olan hayatta kalma ustası genç adam arasında bir savaş verdi. Savaş kısa sürdü. Para, intikamdan daha güçlü bir motivasyondu. Hayatta kalmak, adaletten daha somut bir hedefti.
Aserwar, Baron Mhoore'nin gözlerinin içine baktı. Çocukluğunun son idealist kırıntılarını da o mahzenin karanlığına gömdü ve işi kabul etti. Artık o, Baron'un gölgesi, kıtanın en tehlikeli kuryesiydi.
Bölüm 4: Küllerin Yemini (M.S. 100 - M.S. 103)
Aserwar, Baron Mhoore'nin gölgesi olarak geçirdiği yıllar boyunca kıtanın her köşesini gördü. Batı AserLand'in kanunsuz sınırlarından Skarrgard'ın buzlu geçitlerine, Aseria'nın sıkı kontrol edilen kasabalarına kadar, Baron'un zehirli mallarını taşıdı. Bu yolculuklar onu sadece zengin bir adam yapmakla kalmadı, aynı zamanda yaşayan en tehlikeli gölgelerden birine dönüştürdü. Her bir görevde, paranoyak gümrük muhafızlarından, rakip çetelerin pusularından ve en kötüsü, Lord Koruyucu Kaelus'un her köşe başında kol gezen "Demir Göz" ajanlarından sıyrılmayı öğrendi. Dövüş yeteneği, kaba bir sanattan, hayatta kalmanın acımasız ve etkin bir bilimine dönüştü. Artık sadece bir savaşçı değil, bir hayaletti.
Ancak kaderi, onu bu karanlık ve amaçsız yolda daha fazla ilerlemesine izin vermeyecekti. Kaelus'un Demir Göz ajanlarıyla köşe kapmaca oynadığı o soğuk gecelerden birinde, her şey değişti. Batı AserLand'in kanunsuz sınırlarında, değerli bir kargoyla pusuya düşürüldüğünde, sonunun geldiğini düşündü. Bu kez karşısındakiler sıradan haydutlar değil, Kaelus'un en seçkin sorgucuları ve katilleriydi. Onlarca ajan, ormanın her köşesinden üzerine atıldığında, Aserwar bir ölüm dansına başladı. Sopası etrafında bir kasırga gibi dönüyor, her bir darbesi zırhların en zayıf noktalarını buluyordu. Ama onlar organizeydi, acımasızdı ve sayıları çok fazlaydı. Aserwar köşeye sıkışmıştı.
Tam o sırada, ağaçlardan, sisin içinden ve gecenin kendisinden doğmuş gibi görünen hayaletler belirdi. Tek bir kılıç sesi duyulmadı. Demir Göz ajanları, ne olduğunu anlayamadan, boyunlarına saplanan ucu zehirli iğnelerle sessizce yere yığıldılar. Aserwar'ın karşısında, yüzü karanlık bir maskenin ardında gizli bir figür duruyordu. Figür, Aserwar'ın canı pahasına koruduğu değerli kargoya bir an bile bakmadı. Gözleri, Aserwar'ın sırtındaki çift taraflı bıçaklı sopadaydı. "Bu silahla dans ediyorsun, savaşmıyorsun," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Ama ruhun bir efendiye hizmet ediyor. Bizim ise efendimiz yoktur.".
Bu, Aserwar'ın Gecelerin Pelerini ile ilk temasıydı. Onu, doğduğu topraklara, Ithran Deltası'nın kalbindeki gizli sığınakları Fısıldayan Labirent'e götürdüler. Ona bir teklif sundular: "Bir baronun gölgesi olarak mı yaşayacaksın, yoksa tarihin gölgesi mi olacaksın?". Hayatında ilk kez paradan daha büyük bir amaçla karşılaşan Aserwar, bir an bile tereddüt etmeden teklifi kabul etti. Baron Mhoore'nin ona verdiği kanlı paralar, Pelerin'in sunduğu bu isimsiz onurun yanında bir anda anlamsızlaşmıştı. O, sadece bir kurye olmaktan daha fazlası olmak istiyordu. O, babasının gözlerindeki hayal kırıklığını sonsuza dek silecek bir güce sahip olmak istiyordu. Artık bir baronun gölgesi değil, çok daha kadim, çok daha büyük bir gölgenin parçası olacaktı.
Gecelerin Pelerini ile birlikte Ithran Deltası'nın kalbine, Fısıldayan Labirent'e yaptığı yolculuk, Aserwar için bir yeniden doğuş gibiydi. Burası, bildiği hiçbir yere benzemiyordu. Ne savaş okulunun kan ve ter kokan avluları, ne de Baron Mhoore'nin karanlık mahzenleri... Labirent, su yolları ve asma köprülerle birbirine bağlı, ağaçların üzerine kurulmuş, mimarinin doğayla birleştiği, huzurlu ama bir o kadar da tekinsiz bir sığınaktı. Burada insanlar fısıltıyla konuşuyor, adımlarını suyun yüzeyini dalgalandırmayacak bir zarafetle atıyorlardı.
Aserwar, Pelerin'in arasında, dövüş sanatını bir felsefeye dönüştürmeye başladı. Ustaları ona sadece yeni öldürme teknikleri değil, aynı zamanda neden ve ne zaman öldürmemek gerektiğini öğretti. Onu devasa arşivlere götürdüler; AserLand'in kanlı tarihinin, kralların propagandalarından arındırılmış gerçek hikayesinin yazılı olduğu binlerce parşömen. Aserwar, saatlerce bu parşömenleri okudu ve tarihin acı bir tekrar döngüsünden ibaret olduğunu gördü. Bu döngü, Pelerin'in "Denge" felsefesinin temelini oluşturuyordu: Bir yanda soylu hanedanların bitmek bilmez güç savaşlarının yarattığı Kaos, diğer yanda ise her şeyi tek bir irade altında ezen Tiranlık.
Ustaları ona sabrı, gözlemi ve sadece en gerekli anda, sarkacın iki uçtan birine tehlikeli bir şekilde yaklaştığında müdahale etmeyi öğretti. "Biz tarihin akışını değiştirmeyiz," derdi yaşlı ustası, "sadece nehrin yatağını tıkayan en büyük kayaları kenara iteriz. Nehir kendi yolunu bulur." Ancak Aserwar'ın içinde büyüyen o ateş, Pelerin'in bu pasif felsefesiyle sürekli çatışıyordu. O, sokaklarda adaletsizliği kendi gözleriyle görmüş, kendi kanıyla tatmıştı. Fısıldayan Labirent'in güvenli duvarları ardında felsefe tartışmaları yapmak ona anlamsız geliyordu. Dışarıda, Lord Koruyucu Kaelus'un tiranlığı tüm kıtayı kasıp kavuruyordu. Şehirler demir yumrukla yönetiliyor, masumlar "hain" damgasıyla zindanlara atılıyor ve Ironheart'ın vadisinde, Denge'yi sonsuza dek yok edecek o metal canavar, Proje Behemoth, her geçen gün daha da yükseliyordu.
Aserwar için durum netti: Kaelus, nehrin yatağını tıkayan bir kaya değil, tüm nehri zehirleyen bir kaynaktı. Ve bu kaynak kurutulmalıydı. Pelerin'in sadece Kaelus'un en acımasız valilerinden birkaçını ortadan kaldırmakla veya Behemoth'un tedarik hatlarına küçük sabotajlar yapmakla yetinmesini anlamıyordu. Bu, bir kanseri bitkisel çaylarla tedavi etmeye benziyordu. Bir gün, sabrı taştı ve ustasının karşısına dikildi. Sesi, yıllardır ilk kez o çocuksu öfkeyle titriyordu: "Bahçeyi bir canavar istila etmişken, siz hala dalları buduyorsunuz! O canavar kökleri yerken, siz yapraklarla uğraşıyorsunuz!". Ustası, gözlerini önündeki eski bir haritadan ayırmadan, sakin bir sesle cevap verdi: "Biz bahçıvanız, cellat değil. O canavar, kendi ağırlığı altında ya da başka bir canavar tarafından yok edilecektir. Bizim görevimiz, o yok olduğunda geride yeniden yeşerecek bir bahçe bırakmaktır. Eğer cellat olursak, ondan ne farkımız kalır?".
Bu cevap, Aserwar'ın ruhuna bir buz kütlesi gibi oturdu. Ustalarına saygı duyuyordu, ama felsefelerini kabul edemiyordu. Onların bilgeliği, ona artık bir erdem değil, bir korkaklık gibi geliyordu. Pelerin'in bu pasifliği, Kaelus'un cüretini ve gücünü her geçen gün artırıyordu. Ve Aserwar, yaklaşan felaketi, o camlaşmış kraterin kenarında hissettiği o yakıcı çaresizliği yeniden hissetmeye başlamıştı. Biliyordu ki, bahçıvanlar, yaklaşan yangını durduramazdı.
Aserwar ve ustası arasındaki felsefi tartışmalar, Lord Koruyucu Kaelus'un sabrı taştığında kanlı bir şekilde sona erdi. Kaelus, krallığının damarlarında dolaşan bu görünmez zehirden bıkmıştı. Gölgelerden korkmak yerine, gölgeleri yakmaya karar verdi. Tarihin en büyük cadı avı olan "Gölgelerin Avı" operasyonunu başlattı. Proje Behemoth'un devasa mineral çekirdeği, bir silah olarak değil, yaydığı enerji dalgalarıyla kıtanın her köşesini tarayan dev bir sensör ağı gibi kullanılmaya başlandı. Gecelerin Pelerini'nin yüzyıllardır kullandığı gizlenme sanatları, bu acımasız teknoloji karşısında bir anda etkisiz kalmıştı.
Aserwar, yeni ailesi olan Pelerin'in, Proje Behemoth'un ezici gücü karşısında nasıl çaresizce avlandığını dehşet içinde izledi. Bir gün Aseria'daki bir hücrenin çökertildiği haberi geliyordu, ertesi gün Skarrgard sınırındaki bir gözlem noktasının basıldığı... Ustalarının bilgelikleri ve kadim yetenekleri, Kaelus'un demir lejyonları ve her şeyi gören o mekanik göz karşısında işe yaramıyordu. Fısıldayan Labirent'e ulaşan her haber, bir fısıltının daha sonsuza dek susturulduğunu bildiriyordu.
Ve bir sabah, o kaçınılmaz an geldi. Fısıldayan Labirent'in her köşesinde, ağaçların tepelerine gizlenmiş alarm zilleri çıldırmış gibi çalmaya başladı. Aserwar ve diğerleri dışarı fırladığında, ufukta o demirden dağı gördüler. Proje Behemoth, tüm korkunçluğuyla, metal gövdesi sabah güneşini bir karartı gibi keserek deltanın kenarında duruyordu. Kaçış yoktu.
Aserwar'ı bulan ve onu eğiten yaşlı Pelerin ustası, kaosun ortasında onu buldu. Yüzünde korku değil, yorgun bir kabulleniş vardı. Elini onun omzuna koydu. "Biz bir fısıltıydık," dedi, sesi rüzgârda zorlukla duyuluyordu. "Ve şimdi sessizliğe dönüyoruz. Ama sen... sen bir çığlık olmalısın.". O an, usta, öğrencisinin haklı olduğunu anlamıştı. Bahçıvanlık zamanı geçmişti. Yaşlı adam, Aserwar'ı kimsenin bilmediği, suyun altından giden bir kaçış tüneline doğru itti. "Git! Yaşa ve unutma!".
Aserwar, tünelin diğer ucundan, deltanın güvenli bir noktasından çıktığında, arkasını döndüğü an gökyüzü beyaz bir ateşle yarıldı. Behemoth'un ana topu ateşlenmişti. Kulakları sağır eden bir uğultuyla birlikte, doğup büyüdüğü, eğitim aldığı, evi bildiği her şeyin buharlaştığını gördü. Su kaynıyor, bin yıllık ağaçlar anında küle dönüyor, Fısıldayan Labirent'in tüm gizli geçitleri, odaları ve paha biçilmez arşivleri erimiş toprağın altında yok oluyordu.
Patlama dindiğinde, Aserwar yemyeşil deltanın yerinde duran, dumanı tüten, camlaşmış bir kraterin kenarında tek başınaydı. Artık ne Pelerin vardı, ne Denge, ne de ustası. O an, Ithran'ın külleri üzerinde, Aserwar yeminini etti. Ağlamadı. Gözyaşları, içindeki yangını söndüremeyecek kadar cılızdı. Sadece, ruhunu kemiren acının donup buz gibi bir kararlılığa dönüştüğünü hissetti. Pelerin'in hatasını yapmayacaktı. Denge'yi beklemeyecek, Denge'yi korumayacaktı. O, Denge'nin kendisi olacaktı. Bir bahçıvan değil, bir cellat. Bir fısıltı değil, ustasının istediği gibi bir çığlık. Tiranları budayan değil, kökünden söken bir irade olacaktı.
Bölüm 5: Tiran'ın Hükmü (M.S. 103 - M.S. 104)
Gecelerin Pelerini'nin yok oluşunun ardından geçen aylar, Aserwar Gedian için bir yas değil, bir başkalaşım dönemiydi. Fısıldayan Labirent'in külleri arasında tek başına geçirdiği o ilk haftalarda, acısı donup çelik gibi bir amaca dönüştü. Pelerin ölmüştü çünkü onlar birer bahçıvandı; oysa karşılarındaki bir canavardı. Ve Gedian, bir canavarı durdurmak için başka bir canavar olmak gerektiğini, ustasının son nefesinde kendisine verdiği o görevle anlamıştı. O artık Denge'yi korumayacak, Denge'yi zorla dayatacaktı.
Bu yeni ve acımasız görevde yalnız yürüyemezdi. Güvenecek kimsesi yoktu, Pelerin'in tüm ağı yok olmuştu. Aklına, kan bağından daha güçlü bir bağla bağlı olduğu tek insanlar geldi: Savaş okulundaki kardeşleri. İlk olarak AserFire'ın izini sürdü. Kaelus'un ordusundan kaçmış, yeteneklerini rejimin tedarik hatlarına sabotajlar düzenlemek için kullanan bir hayalete dönüşmüştü. Gedian onu, Ironheart yakınlarındaki bir mühimmat deposunu havaya uçurmaya hazırlanırken, gecenin karanlığında buldu. Yıllar sonra karşılaştıklarında, AserFire'ın gözlerinde hala o eski, anarşist ateş parlıyordu. Gedian ona Pelerin'in sonunu, Proje Behemoth'un dehşetini ve yeni yeminini anlattı. AserFire'a bir bahçıvan olmayı değil, tüm tiranlık bahçesini yakmayı teklif etti. AserFire, bir an bile tereddüt etmeden gülümsedi ve "Nihayet dilimden anlayan biri," diyerek ona katıldı.
Sıradaki hedef AserIce'tı ve bu daha zordu. O, Aseria'nın aşılmaz bürokratik labirentlerinde, bir istihbaratçı olarak kimliğini gizlemişti. Gedian, Pelerin'den öğrendiği tüm sızma yeteneklerini kullanarak, düşman topraklara girdi. AserIce'ı Supremia'nın isimsiz bir arşiv odasında bulduğunda, ona ateşli bir intikam vaadiyle gitmedi. Ona soğuk, mantıksal bir plan sundu. Kaelus'un mutlak tiranlığının, tüm kıta için nasıl bir matematiksel felaket olduğunu, Denge'nin yok edilmesinin uzun vadede herkesi yok edeceğini anlattı. AserIce, Gedian'ın gözlerindeki intikam ateşini değil, o ateşin arkasındaki kusursuz, soğuk mantığı gördü ve sessizce başını sallayarak ittifaka dahil oldu.
AserStick'i bir manastırda, dünyadan elini eteğini çekmiş halde buldu. Dövüş sanatını, öldürmek için değil, kendini bulmak için bir felsefeye dönüştürmüştü. Gedian ona, gerçek felsefenin, masumlar katledilirken sessizce meditasyon yapmak değil, o katliamı durduracak kılıcı kaldırmak olduğunu söyledi. AserSpace ise şehirlerin çatılarında yaşayan, yakalanması imkansız efsanevi bir hırsıza dönüşmüştü. Gedian ona çalacak mücevherler değil, kurtarılacak bir gelecek ve tarihin en büyük soygununu teklif etti: Bir tiranın canını çalmak.
Beşi, yıllar sonra ilk kez, terk edilmiş bir gözcü kulesinde bir araya geldi. Artık onlar, hayatın farklı yollarda bilediği, her biri kendi alanında birer usta olmuş adamlardı. Gedian, masanın ortasına Ithran'dan getirdiği bir avuç külü koydu. "Pelerin öldü," dedi. "Çünkü onlar beklediler. Biz beklemeyeceğiz. Onlar fısıldadı, biz çığlık atacağız. Onlar dengeyi korudu, biz adaleti getireceğiz."
Ve bu yeni, acımasız örgüte, Aser tarihinin en ironik ismini verdi: AserCouncil. Bir zamanlar adaletin, diyaloğun ve meclis yönetiminin sembolü olan bu saygın isim, artık kralların bile uykusunu kaçıran, gölgelerdeki yeni ve ölümcül bir suikastçı konseyinin adı olmuştu. Bu, eski dünyanın başarısız olmuş kurumlarına bir hakaretti. Yeni AserCouncil, yasaları yazmayacak, yasaları uygulayacaktı; kendi yasalarını. Ve ilk yasaları basitti: Tiran ölecek. İlk hedefleri, Lord Koruyucu Kaelus'tu. O gece, o kulenin tepesinde, intikam için bir araya gelmiş beş kardeş, bir tiranlığı devirecek olan gölge ordusunun çekirdeğini oluşturdu.
Yeni AserCouncil, Lord Koruyucu Kaelus'un tiranlığına karşı gölge savaşını başlattığında, bu, Teknoloji Özgürlüğü Hareketi'nin (TÖH) yürüttüğü yıpratma savaşına hiç benzemiyordu. TÖH, bir virüs gibiydi; rejimin damarlarına sızıyor, fabrikaları durduruyor, sistemin işleyişini yavaşlatıyordu. AserCouncil ise bir cerrahın neşteri gibiydi; doğrudan kalbi, rejimin ruhunu hedef alıyordu. Aserwar Gedian, Kaelus'u kaba kuvvetle yenemeyeceklerini biliyordu. Onu, en güvendiği kalesinin içinde, kendi paranoyasının duvarları arasında boğmaları gerekiyordu.
İlk hamleleri, Kaelus'un komuta zincirine yönelik psikolojik bir saldırı oldu. AserIce'ın Aseria'daki bağlantıları ve Pelerin'den kalan kadim bilgi ağları sayesinde, Kaelus'un en sadık ve en acımasız iki generalinin arasına nifak tohumları ekmeye başladılar. General Valerius, kuzey sınırının sarsılmaz muhafızıydı. General Titus ise Ironheart'ı demir yumrukla yöneten komutandı. İkisi de birbirine güvenirdi, ama ikisinin de zayıf noktaları vardı: kibir ve hırs. AserCouncil, Valerius'un Aseria sınırından ele geçirdiği şifreli bir mesajı "kırdı". Mesaj, sanki Titus tarafından Aseria'daki bir casusa gönderilmiş gibi ustaca hazırlanmıştı. İçinde, Kaelus'un "yaşlanan bir aslan" olduğundan ve "yeni bir iradenin" zamanının geldiğinden bahsediliyordu. Mesaj, Valerius'un eline "sadık" bir askeri tarafından ulaştırıldı. Valerius, en yakın müttefikinin ihanetini gördüğünde öfkeden deliye döndü. Aynı anda, Titus'a da Valerius'un, Skarrgard ile gizlice anlaştığına dair "kanıtlar" sızdırıldı.
Birkaç hafta içinde, Kaelus'un en güçlü iki generali birbirini vatan haini ilan etti. Kaelus, bu komplonun ortasında kime güveneceğini bilemedi. Paranoyası, AserCouncil'in fısıltılarıyla her gün daha da büyüyordu. Sonunda, iki generalini de Aserion'a çağırdı ve birini diğerine karşı kışkırttıktan sonra, ikisini de "ihanet" şüphesiyle infaz ettirdi. AserCouncil, tek bir kılıç darbesi indirmeden, Kaelus'un en güçlü iki kılıcını kendi elleriyle kırmasını sağlamıştı.
İkinci hamleleri, Demir Göz teşkilatının kalbine yönelikti. Kaelus, Morvran'dan sonra teşkilatın başına, sorgulama teknikleriyle nam salmış acımasız bir komutan olan Yargıç Lycos'u getirmişti. Lycos'un tek zayıf noktası, yıllar önce kaybettiği kızının anısıydı. AserSpace, efsanevi hırsızlık yeteneklerini kullanarak, Lycos'un en korunaklı odasına, kızının küllerinin saklandığı vazonun yanına tek bir siyah zambak bıraktı. Zambak, Gecelerin Pelerini'nin kullandığı, "Hayalet Öpücüğü" adı verilen ve korkunç sanrılar görmeye neden olan bir polenle kaplıydı. Lycos, o gece uykusunda kızının çığlıklarını duydu, duvarlarda onu suçlayan gölgeler gördü. Haftalarca süren bu psikolojik işkence, demir iradeli Yargıç'ı delirmenin eşiğine getirdi. En sonunda, bir konsey toplantısı sırasında kılıcını çekip Kaelus'a saldırmaya çalıştı ve muhafızlar tarafından oracıkta öldürüldü. Demir Göz, başsız kalmıştı.
Bu cerrahi operasyonlar, Kaelus'un rejimini içeriden çürütüyordu. Her güvendiği adamın bir hain olabileceği düşüncesi, onu bir canavara dönüştürüyordu. Kendi generallerini, kendi komutanlarını infaz ettikçe, ordunun içindeki sadakat bağları kopuyor, yerini korku ve güvensizlik alıyordu. Aserwar Gedian ve konseyi, Kaelus'un kalesini dışarıdan yıkmak yerine, temellerini içeriden dinamitliyordu. Kaelus, etrafındaki her şeyin yavaş yavaş çürüdüğünü görüyor ama vuran eli bir türlü bulamıyordu. En sonunda, tiranın kendisiyle yüzleşme zamanı gelmişti. Ancak bu yüzleşme, bir savaş meydanında olmayacaktı. Bu yüzleşme, tiranın en büyük gücünün, en büyük kalesinin kalbinde olacaktı.
AserCouncil'in cerrahi operasyonları, Lord Koruyucu Kaelus'un rejimini bir ağacın köklerini kemiren bir hastalık gibi zayıflatmıştı. Kaelus artık Aserion'daki kalesine kapanmış, en yakınındaki gölgeden bile şüphelenen, öfkesi paranoyasıyla beslenen yaralı bir canavardı. Aserwar Gedian, terk edilmiş gözcü kulesindeki konsey toplantısında kardeşlerinin yüzüne baktı. "Ağacın kökleri çürüdü," dedi, sesi sakindi. "Artık gövdesini devirme zamanı geldi.". Planı, delice olduğu kadar basitti: Tiranı, tiranlığının sembolü olan Proje Behemoth'un kalbinde avlamak.
Bu, bir intihar görevinden farksızdı. Proje Behemoth, sadece yürüyen bir kale değil, aynı zamanda kıtanın en gelişmiş sensör ağına sahip, zaptedilemez bir teknoloji harikasıydı. AserIce'ın haftalarca süren istihbarat çalışması, canavarın zırhında tek bir çatlak buldu: Behemoth'un devasa çekirdeğini soğutmak için nehir yataklarından su çeken, kilometrelerce uzunluktaki ana soğutma borularından biri. Borunun nehre bağlandığı noktadaki filtre sistemi, bir bakım döngüsü sırasında kısa bir süreliğine devre dışı bırakılıyordu ve bu, içeri sızmak için saniyelerle ölçülen bir fırsat sunuyordu.
Operasyonu, sadece beş kurucu üye gerçekleştirecekti. Bu, yeteneklerinin bir sınavı olduğu kadar, birbirlerine olan mutlak güvenlerinin de bir yeminiydi. Bir fırtınanın en karanlık gecesinde, buz gibi nehir suyuna daldılar ve devasa borunun ağzına doğru yüzdüler. Filtre sistemi durduğu o kısacık anda, akıntıya karşı mücadele ederek canavarın damarlarına girdiler.
İçerisi, mekanik bir cehennemdi. Dar, zifiri karanlık borularda ilerlerken, AserCouncil'in her bir üyesi kendi sanatını icra etti. AserSpace, akıl almaz bir çeviklikle, basınç sensörlerinin ve lazer tuzaklarının üzerinden bir gölge gibi süzülerek yolu açtı. AserIce, ezberlediği karmaşık boru ağı haritasını zihninde canlandırarak onlara devasa makinenin içinde yön verdi ve nöbetçi robotların devriye zamanlamasına göre hareketlerini saniye saniye planladı. Yollarına çıkan zırhlı bakım kapıları, AserFire'ın kilit mekanizmalarına yerleştirdiği, ses çıkarmayan küçük ama etkili patlayıcılarla sessizce açıldı. Her an arkalarını kollayan AserStick, en ufak bir tıkırtıda bile dönüp, olası bir takibe karşı sarsılmaz bir duvar gibi bekliyordu. En önde ise Aserwar Gedian vardı; o, sopasının ucundaki bıçaklar gibi, bu operasyonun keskin mızrak ucu olarak ilerliyordu.
Saatlerce süren bu klostrofobik yolculuğun ardından, makinenin kalbine, Kaelus'un komuta köprüsüne giden ana koridorlara ulaştılar. Artık su borularında değil, Behemoth'un korunaklı atardamarlarındaydılar. Önlerinde, tiranın son kalesinin zırhlı kapıları duruyordu. İçeriden, komuta ekibinin boğuk seslerini ve panellerin uğultusunu duyabiliyorlardı. Gedian, kardeşlerine son bir kez baktı. Konuşmalarına gerek yoktu. Yıllar önce o savaş okulunda dövülmüş olan bağ, bu an için kurulmuştu. Çocukken onlara ilk yarayı açan o adaletsiz dünya, şimdi en büyük sembolüyle karşılarındaydı.
Proje Behemoth'un komuta köprüsüne açılan devasa zırhlı kapının önünde, zaman bir anlığına dondu. Aserwar Gedian ve dört kardeşi, canavarın kalbinin hemen dışında, gölgelerin içinde nefeslerini tutmuş bekliyorlardı. İçeriden, Kaelus'un seçkin muhafızlarının postallarının metal zemindeki ritmik sesi ve kontrol panellerinin uğursuz, alçak uğultusu geliyordu. Bu, geri dönüşü olmayan son adımdı. Gedian, AserFire'a başıyla bir işaret verdi. AserFire, devasa kapının kilit mekanizmasının olduğu yere, avucu büyüklüğünde, macun benzeri bir madde yapıştırdı. Bu, gürültülü bir patlayıcı değildi; Aseria'dan sızdırılan planlarla geliştirilmiş, sessiz bir termit şarjıydı. AserFire tetiği çektiğinde, bir patlama değil, sadece eriyen metalin tiz cızırtısı ve belli belirsiz bir ozon kokusu duyuldu. Saniyeler içinde, kapının tonlarca ağırlıktaki manyetik kilitleri eriyerek serbest kaldı ve kapı, içeri sızabilecekleri kadar, hafif bir tıslamayla aralandı.
İçeri girdikleri an, bir tiranın gücünün katedraline adım atmış gibiydiler. Behemoth’un içindeki teknoloji başka bir dünyaya ya da beş yüz yıl sonrasına açılan bir kapı gibiydi. Komuta köprüsü, devasa bir amfitiyatroyu andırıyordu. Odanın bir duvarı, altlarındaki karanlık ve bulutlu yeryüzünü gösteren, boydan boya uzanan zırhlı bir camdı. Yüzlerce kontrol paneli, uğursuz kırmızı ve yeşil ışıklarla parlıyor, odanın merkezindeki holografik harita, Kaelus'un krallığını titreşen bir ışıkla gösteriyordu. Ve her yerde onlar vardı: Kaelus'un seçkin muhafızları. Tam teçhizatlı, yüzleri ifadesiz miğferlerin ardında gizli, rejimin en ölümcül savaşçıları.
Sessizlik, AserFire'ın fırlattığı küçük bir diskin odanın ortasında patlayarak kör edici bir ışık ve sağır edici bir ses dalgası yaymasıyla bozuldu. O an, cehennem başladı. Muhafızlar daha ne olduğunu anlayamadan, beş gölge üzerlerine çullandı. Bu, bir savaş değil, ölümcül bir baleydi. AserSpace, yerçekimine meydan okurcasına, kontrol panellerinin üzerinden sıçrıyor, duvarlarda koşuyor ve yukarıdaki bakım iskelelerinden muhafızların üzerine bir akrep gibi iniyordu. Onu takip etmeye çalışanlar, sadece boşluğa ateş ediyordu. AserFire, o ilk şokun ardından, muhafızların iletişimini kesen ve nişan alma sistemlerini bozan küçük EMP bombalarıyla kaosu besliyordu.
Savaşın en yoğun anında, bir grup muhafız onları kuşatmaya çalıştığında, AserStick öne çıktı. Sopasını akıl almaz bir hızla çevirerek, gelen lazer atışlarını ve kılıç darbelerini saptıran, aşılmaz bir savunma duvarı ördü. Kardeşlerinin arkasını koruyan sarsılmaz bir kale gibiydi. Bu sırada AserIce, savaşın gürültüsü içinde bir satranç ustasının sükunetiyle hareket ediyordu. Savaşmıyor, yönetiyordu. El işaretleriyle kardeşlerine öncelikli hedefleri gösteriyordu: iletişim subayları, silah kontrolörleri, köprünün kilit personeli... Her bir işareti, soğuk ve cerrahi bir ölümle sonuçlanıyordu. Ve en önde, bu ölüm kasırgasının merkezinde Aserwar Gedian vardı. O, doğrudan köprünün diğer ucundaki komuta tahtına doğru, durdurulamaz bir güçle ilerliyordu. Çift taraflı bıçaklı sopası, etrafında vınlayan bir ölüm hâlesiydi. Her bir dönüşü, her bir darbesi, Kaelus'un en seçkin savaşçılarını birer paçavra gibi kenara fırlatıyordu.
Ancak muhafızlar bitmek bilmiyordu ve onlar da seçkindi. Bir anlık boşlukta, AserStick'in omzuna bir lazer atışı isabet etti, onu dizlerinin üzerine çöktürdü. AserFire, bir muhafızın kılıç kabzasıyla çenesine aldığı darbeyle geriye savruldu. Sayıca azdılar ve yoruluyorlardı. Savaşın son dakikaları, saf bir irade mücadelesine dönüştü. Köprü, kırık panellerin, kıvılcım saçan kabloların ve cansız bedenlerin yattığı bir enkaza dönmüştü. Son muhafız da Gedian'ın sopasının ucunda can verdiğinde, odaya ürkütücü bir sessizlik çöktü. Geriye sadece makinenin dinmeyen uğultusu, beş kardeşin göğüslerinden gelen hırıltılı nefes sesleri ve...
Yavaş, ritmik bir alkış sesi. Köprünün en ucundaki gölgelerin içinde, savaş boyunca tek bir an bile yerinden kımıldamamış olan Lord Koruyucu Kaelus Theron, komuta tahtından yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde ne bir korku ne de bir panik vardı. Sadece, avının tuzağa kendi ayaklarıyla girişini izlemiş bir avcının soğuk, küçümseyen bir merakı vardı. "Etkileyici," dedi, sesi köprünün metal duvarlarında yankılandı. "Gerçekten çok etkileyici. Ama bahçıvanlar, aslanın inine girdiğinde, sadece tek bir sonla karşılaşırlar.".
Lord Koruyucu Kaelus'un komuta köprüsünün metal duvarlarında yankılanan alaycı alkışı, beş kardeşin hırıltılı nefes seslerine karıştı. Savaş bitmişti ama asıl mücadele şimdi başlıyordu. Kaelus, tahtından indi ve onlara doğru yavaş, ölçülü adımlarla yürüdü. Adımları, kendi kalesindeki mutlak hakimiyetinin sesiydi. Yaralı AserStick'in ve bitkin düşmüş AserFire'ın önünden geçerken onlara bir an bile bakmadı. Gözleri, en başından beri sadece tek bir hedefe, Aserwar Gedian'a kilitlenmişti. "Bahçıvanlar," diye tekrarladı, sesi küçümsemeyle doluydu. "Ne kadar vahşi olurlarsa olsunlar, bahçıvandırlar. Yabani otları temizlediklerini sanırlar, ama bilmezler ki bu bahçenin tek bir sahibi vardır." Durdu. Etrafı, kendi seçkin muhafızlarının cansız bedenleriyle çevriliydi ama yüzünde en ufak bir keder veya öfke belirtisi yoktu. Onlar sadece görevlerini yapamamış piyonlardı.
"Seni izledim, isimsiz gölge," dedi Kaelus, doğrudan Gedian'a hitap ederek. "Generallerimi birbirine düşürdün. Casus ağımı zehirledin. Ve şimdi, en büyük zaferinle, beş yaralı fare olarak benim metal tuzağımın içine girdin. Buradan çıkış yok. Kaçış yok. Söyle bana, buna değdi mi?" Bu bir soru değil, bir işkenceydi. Kaelus, onların zihinlerine sızmaya, umutlarını kırmaya çalışıyordu. "Derin ne? İntikam mı? Adalet mi? Gecelerin Pelerini'nin külleri mi?" Kaelus'un sesi, bir yılanın tıslaması gibiydi. "Bak etrafına. Onlar senin için kan döktü. Peki sen onlara ne vaat ettin? Bu metal mezarın içinde onurlu bir ölüm mü?".
Gedian cevap vermedi. Bu, kelimelerin savaşı değildi. Kaelus'un her bir kelimesi, onların direncini ölçen bir yoklamaydı. Kardeşler, konuşmadan anlaşıyorlardı. AserStick, yarasına rağmen AserFire'ın önünde koruyucu bir pozisyon aldı. AserIce, gözleriyle odanın her köşesini tarıyor, kırık bir panelden sızan bir buharı, Kaelus'un zırhındaki olası bir zayıflığı, her detayı analiz ediyordu. AserSpace ise, fark ettirmeden, enkazın ve gölgelerin arasına doğru bir adım geri çekilmiş, pusuya yatmış bir panter gibi çömelmişti.
Gedian'ın sessizliği Kaelus'u daha da keyiflendirmişti. "Felsefenizi biliyorum. Denge. Ne kadar naif... Denge diye bir şey yoktur. Sadece güç ve o gücü kullanma iradesi vardır. Ben bu kıtaya barışı getirdim. Mutlak gücün getirdiği mutlak barışı. Siz ise o barışı bozmaya gelen kaossunuz." Gedian, ilk defa konuştu. Sesi, yorgun ama çelik gibi keskindi. "Çok konuşuyorsun, Tiran. Senin barış dediğin şey, bir mezarlığın sessizliğidir. Hükmün çoktan verildi.".
Bu cevap, Kaelus'un yüzündeki küçümseyen gülümsemeyi bir anlığına sildi. Bu adamların iradesinin kırılmayacağını anlamıştı. Elini kaldırdı ve net bir sesle konuştu: "Behemoth, protokol Kilit. Çıkışlar mühürlendi.". Köprünün hasar görmemiş tek kapısı, kulakları sağır eden bir gürültüyle kapandı ve kilitlendi. Artık resmen kapana kısılmışlardı. Kaelus, sırtındaki yuvasından, teknolojik olarak geliştirilmiş, kabzası bile bir adamın kolu kalınlığında olan devasa bir kılıcı yavaşça çekti. Kılıcın yüzeyindeki enerji hatları, uğursuz mavi bir ışıkla parladı. "Madem öyle," dedi, sesi artık oyun oynamıyordu. "Dersinizi kılıcımla vereyim.". Gözleri Gedian'a döndü. "Gel bakalım, Pelerin'in hayaleti. Bakalım o sopan, Aser çeliği karşısında ne kadar dayanacak.". Bu bir düello davetiydi. Diğer dört kardeş, yaralarına rağmen bir an bile tereddüt etmeden hareketlendi. Konuşulmamış bir anlaşmayla, köprünün merkezinde, iki liderin etrafında geniş bir daire oluşturdular. Bu savaşa karışmayacaklardı. Bu, iki felsefenin, iki iradenin savaşıydı. Ve onlar, bu savaşın tanıkları ve gardiyanları olacaklardı.
Proje Behemoth'un Komuta Köprüsü, artık bir tiranın güç katedrali değil, bir savaşın enkazı ve iki iradenin çarpışacağı bir arenaydı. Yanıp sönen kırmızı alarm ışıkları, kırık konsollardan fışkıran kıvılcımlar ve ölü muhafızların metal zemin üzerindeki cansız silüetleri üzerine ürkütücü, ritmik gölgeler düşürüyordu. Köprünün devasa zırhlı camından dışarısı, fırtına bulutlarının arasında asılı kalmış, ruhsuz bir karanlıktı. Bu, iki adamın dünyadan ne kadar koptuğunun, kendi kişisel cehennemlerinin içine ne kadar gömüldüğünün bir simgesiydi. Lord Koruyucu Kaelus, bu mekanik cehennemin ortasında, bir demir heykel gibi duruyordu. Uğuldayan enerji kılıcını iki eliyle kavramıştı ve duruşu, bir dağın sarsılmazlığına sahipti. O, Aser'in kaba kuvvetinin, fetih ve mutlak hakimiyet arzusunun ete kemiğe bürünmüş haliydi. O, aslandı. Karşısında ise Aserwar Gedian duruyordu. Omuzları düşük, bedeni rahat, çift taraflı bıçaklı sopasını tek eliyle gevşekçe tutuyordu. Duruşunda bir meydan okuma değil, bir akışkanlık, her an her yöne patlamaya hazır bir kinetik enerji vardı. O, Gecelerin Pelerini'nin sessizliğinin, Ithran Deltası'nın sisinin ve babasının ona vurduğu ilk tokadın yarattığı öfkenin bir birleşimiydi. O, hayaletti.
Kaelus, ilk hamleyi yapan oldu. Bir savaş narasıyla birlikte öne atıldı ve devasa enerji kılıcını, Gedian'ı ortadan ikiye ayırmak istercesine, dikey bir yark açısıyla indirdi. Kılıcın havayı yararken çıkardığı uğultu, bir fırtınanın başlangıcı gibiydi. Ama kılıç hedefini bulduğunda, orada sadece boşluk ve yerden seken kıvılcımlar vardı. Gedian, bir insan gibi değil, bir duman gibi yana kaymıştı. Kaelus'un gücüne güçle karşılık vermedi; onun gücünü, kendi boşluğuyla yuttu. Bu, düellonun geri kalanının bir özetiydi. Kaelus'un her bir güçlü, öfkeli ve ölümcül darbesi, Gedian'ın akıcı, neredeyse yerçekimsiz hareketleriyle karşılandı. Gedian dövüşmüyor, dans ediyordu. Kırık bir konsolun üzerinden takla atıyor, sarkan bir kabloya tutunup yana sallanıyor, yerdeki soğutucu sızıntısının üzerinde bir patenci gibi kayarak Kaelus'un hantal adımlarından kurtuluyordu.
"Kaçmaya devam et, fare!" diye kükredi Kaelus, her ıskaladığı darbede öfkesi daha da büyüyordu. "Bu metal tabutun içinde sonsuza kadar kaçamazsın!". Arenanın kenarında, yaralı kardeşler nefeslerini tutmuş bu inanılmaz dansı izliyordu. AserIce, gözlerini bir an bile ayırmadan Kaelus'un her hareketini, her açığını, kılıcını savurduktan sonra dengesini yeniden bulmasının ne kadar sürdüğünü zihnine kazıyordu. Bu bir düello değil, bir analizdi. Kaelus, Gedian'ın bu dokunulmazlığı karşısında çıldırmıştı. Stratejisini değiştirdi. Artık sadece Gedian'ı değil, arenanın kendisini hedef alıyordu. Kılıcını bir kontrol paneline sapladı, etrafa bir kıvılcım ve enkaz bulutu saçarak Gedian'ın görüşünü engellemeye çalıştı. Gedian, gözlerini bir an bile kırpmadan, enkazın içinden bir gölge gibi fırladı. Kaelus'un öfkesi, onun en büyük silahı ve aynı zamanda en büyük zayıflığıydı. Gedian ise sessizliğini bir kalkan gibi kuşanmıştı. Kaelus'un her hakaretine, her kükremesine sessizlikle karşılık veriyordu. Bu sessizlik, Kaelus'un aklını kemiriyor, onu daha da pervasız, daha da öfkeli hale getiriyordu.
Dakikalar süren bu tek taraflı saldırının ardından, Gedian ilk kez bir karşı hamle için fırsat buldu. Kaelus, onu devasa zırhlı cama doğru sıkıştırmak için yaptığı bir hamlenin ardından bir anlığına dengesini kaybetti. Gedian'ın bedeni, bir yay gibi gerildi ve ileri fırladı. Amacı Kaelus'un canını almak değildi. Amacı, onun gücünü kesmekti. Sopasının ucundaki hilal şeklindeki bıçak, bir yılanın dişi gibi, Kaelus'un kılıcının kabzasına giden kalın enerji kablosuna saplandı. Bir cızırtı, parlak bir flaş ve ardından köprüyü dolduran ozon kokusu... Kaelus'un kılıcını aydınlatan uğursuz mavi ışık, bir anlığına titreşti ve söndü. Kılıç artık sadece ağır bir metal parçasıydı. Gedian, Kaelus'a hayatında ilk kez "isabetli" bir darbe indirmişti. Tiranın yüzündeki o küçümseyen, kendinden emin ifade, yerini şok ve saf, katıksız bir nefrete bıraktı. Yaralı aslan, artık oyun oynamayacaktı.
Komuta Köprüsü'ne yayılan ozon kokusu ve Kaelus'un enerji kılıcının sönen uğultusu, bir anlığına zamanı dondurdu. Tiran, elindeki ağır metal parçasına, ardından da karşısındaki hayalete baktı. Yüzündeki şok, yerini saf, katıksız bir nefrete bıraktı. Bu, sadece bir silahın kaybı değildi; bu, teknolojinin, mutlak gücün, bir tiranın ilahlığının, paçavralar içindeki bir isimsiz tarafından aşağılanmasıydı. Kaelus, artık uğuldamayan kılıcını, sanki bir hakaretmiş gibi bir kenara fırlattı. Metalin metal zemine çarparken çıkardığı ses, odadaki tek gürültüydü. "Demek oyun istiyorsun, gölge," diye hırladı, sesi artık bir komutanın değil, kafesteki bir canavarın sesiydi. "Öyleyse oynayalım!".
Kaelus, belindeki standart Aser lejyoner kılıcını çekti. Bu, enerjili bir oyuncak değildi; bu, yüzlerce yıldır Aser savaşçılarının kullandığı, saf, bilenmiş çelikti. Aynı anda, zırhının kollarındaki ve bacaklarındaki servo motorları serbest bırakan bir düğmeye bastı. Zırh, hafif bir tıslamayla gücünü kaybetti ve artık bir güçlendiriciden çok, ağır bir ağırlığa dönüştü. Kaelus, omuzluklarını, göğüs plakasını, birer birer söküp yere fırlattı. Tiran, teknolojisinin arkasına saklanmaktan vazgeçmişti. Geriye sadece, Aserwar Kraliyet Savaş Okulu'nun acımasız talimlerinde dövülmüş, kas ve kemikten ibaret, saf, ilkel güç kaldı. "Gel bakalım, bahçıvan," diye kükredi Kaelus. "Bakalım o sopan, Aser çeliği karşısında ne kadar dayanacak.". Bu bir düello daveti değildi. Bu, saf bir imha arzusuydu.
Kaelus, Gedian'ın üzerine, bir boğanın matadora saldırması gibi, kaba bir güçle atıldı. Gedian, bir an bile tereddüt etmeden, kendi hamlesini yaptı. O da sopasını bir kenara bıraktı. Kaelus'un şaşkın bakışları altında, sopanın ortasındaki gizli bir mekanizmayı çevirdi. Sopa, "tık" sesiyle ikiye ayrıldı ve Gedian'ın ellerinde, her biri bir hilal bıçağıyla sonlanan, iki kısa ve ölümcül silaha dönüştü. Artık bir dansçı değildi. O, iki zehirli dişiyle avına saldırmaya hazır bir yılandı. İki savaşçı, köprünün enkazı arasında çarpıştığında, bu iki farklı dünyanın çarpışmasıydı. Kaelus, her darbesiyle bir duvarı yıkabilecek, öngörülebilir ama durdurulamaz bir güçle saldırıyordu. Kılıcı, Gedian'ın etrafındaki havayı bir tırpan gibi biçiyor, kırık konsollardan kıvılcımlar saçıyordu. Gedian ise, bir nehrin kayanın etrafından akması gibi, bu gücün etrafında hareket ediyordu. Kaelus'un her bir ağır darbesinden, son anda bir taklayla, bir sıçrayışla veya yana kayarak kurtuluyordu. Ardından, Kaelus'un dengesini kaybettiği o kısacık anda, elindeki hilal bıçaklarıyla bir yılan gibi sokuluyor, zırhın eklem yerlerine, koltuk altlarına, diz kapaklarının arkasına küçük ama acı veren kesikler atıyordu. Bu, binlerce küçük kesikle bir devi kanatarak öldürme sanatıydı. Kaelus'un vücudu, her geçen dakika yeni bir yarayla tanışıyordu. Acı, öfkesini daha da körüklüyor, bu da onu daha hantal ve daha öngörülebilir yapıyordu. Arenanın kenarında, AserIce kardeşlerine fısıldadı: "Bacaklarına çalışıyor. Dengesini bozuyor. Ağırlığını ona karşı kullanıyor.".
Savaş, Kaelus'un bir anlık bir fırsat yakalamasıyla seyrini değiştirdi. Gedian'ı, köprünün devasa zırhlı camının önünde sıkıştırdı. Artık kaçacak yeri yoktu. Kaelus, zaferin geldiğini hissederek, tüm gücüyle kılıcını savurdu. Gedian, darbeden kaçınmak için geriye doğru sıçradı, ama sırtı soğuk cama çarptı. Kaelus'un kılıcı, camın hemen önünde duran bir destek kolonuna saplandı ve oraya sıkıştı. Bu, Gedian'ın beklediği andı. Kaelus, kılıcını sıkıştığı yerden çıkarmak için bir anlığına savunmasız kalmıştı. Gedian, bir yay gibi fırladı. Ama bu kez hedefi Kaelus'un bedeni değildi. Ayaklarıyla, Kaelus'un göğsüne sert bir darbe indirdi. Bu darbe, Kaelus'u öldürmedi; sadece onu birkaç adım geriye, tam da kılıcının saplandığı kolonun yanına savurdu. Aynı anda, Gedian'ın eli, belindeki son silaha gitti: Pelerin'den öğrendiği, ucu "Kızıl Yosun Tentürü" ile kaplı, kasları anında gevşeten ve geçici felce yol açan üç küçük iğne. Gedian, Kaelus daha ne olduğunu anlayamadan, iğneleri tiranın boynuna, omzuna ve bacağına, zırhın en ince olduğu noktalara sapladı.
Kaelus, bir anlığına hiçbir şey hissetmedi. Sadece, kardeşinin ihanetini öğrenmiş gibi, şaşkın ve öfkeli bir ifadeyle Gedian'a baktı. Kılıcını sıkıştığı yerden çıkarmak için hamle yaptı. Ama kolları onu dinlemedi. Bacakları, sanki artık kendi bedenin bir parçası değilmiş gibi, titremeye başladı. Vücudunu yöneten o demir irade, damarlarında dolaşan o sessiz zehir karşısında yenik düşmüştü. Lord Koruyucu Kaelus Theron, bir kılıç darbesiyle değil, bir fısıltıyla devrildi. Önce dizlerinin üzerine, sonra da yüzüstü, kendi komuta köprüsünün soğuk ve kanlı zeminine, bir kukla gibi yığıldı.
Komuta Köprüsü'ne, kırık panellerin cızırtısı ve Kaelus'un hırıltılı nefesinden başka bir sesin olmadığı, ağır bir sessizlik çöktü. Lord Koruyucu Kaelus, yüzüstü yattığı metal zeminde, kendi bedeninin esiri olmuştu. Damarlarında dolaşan sessiz zehir, çelikten iradesini kırmış, kaslarını birer paçavraya çevirmişti. Sadece gözleri hareket ediyordu; o gözlerde artık kibir değil, çaresizliğin ve ihanete uğramışlığın yanan nefreti vardı. Aserwar Gedian, yavaşça ona doğru yürüdü. Yüzünde ne bir zafer neşesi ne de bir intikam tatmini vardı. Yüzü, bir heykeltıraşın, yonttuğu taştaki son pürüzü giderdikten sonraki o soğuk, mesafeli ifadesini taşıyordu. O, bir düşmanı değil, tamamlanması gereken bir işi görüyordu.
"Senin gücün demirdendi, Tiran," dedi Gedian, sesi enkazın ortasında net bir şekilde yankılandı. "Sadece kırmak ve ezmek üzerine kuruluydu. Bu yüzden kırılmaya mahkumdu." Eğildi ve Kaelus'un yere düşürdüğü Aser çeliğinden kılıcı aldı. Kılıcı parmaklarının arasında çevirdi, işçiliğini inceledi. "Bu çelik bile, senden daha onurlu. O, bir savaşçının silahı. Bir amacı, bir şekli var. Sense sadece kaba bir güçtün. Bir kasaptın. Ve her kasap, eninde sonunda kendi bıçağının üzerinde kayar." Gedian, kılıcı dizinin üzerinde iki eliyle kavradı. Bir anlık bir gerilimle, kasları kasıldı ve asırlık Aser çeliği, kulakları tırmalayan bir çatırtıyla ikiye ayrıldı. Kırık parçaları, Kaelus'un hareket edemeyen bedeninin yanına fırlattı. Bu, sadece bir kılıcın değil, bir felsefenin, bir devrin kırılışıydı. Kaba kuvvet, zekanın ve iradenin önünde diz çökmüştü.
Kaelus'un gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü. Bu, bir acı ya da pişmanlık gözyaşı değildi; bu, mutlak yenilginin, yıkılan kibrin zehirli damlasıydı. Tam o sırada, AserIce, çalışan birkaç konsoldan birinin başında doğruldu. "Köprü bizim, Gedian," dedi, sesi yorgun ama netti. "Behemoth artık bize itaat ediyor." Zafer anı buydu. Bir adamı değil, bir kıyamet makinesini, bir tiranlık sembolünü fethetmişlerdi. AserFire ve AserSpace, felçli tiranı yerden kaldırdı ve kollarından tuttular. Kaelus, kendi yarattığı güç katedralinde, artık bir esirdi. Gedian, köprünün devasa zırhlı camına doğru yürüdü. Dışarıda, fırtına diniyor, bulutların arasından şafağın ilk solgun ışıkları sızıyordu. Aşağıda, binlerce metre altlarında, minyatür bir dünya uzanıyordu; savaşlardan yorulmuş, tiranlıktan bıkmış bir dünya. O an Gedian, bir savaşı bitirdiğini ama çok daha zorlu bir görevin yeni başladığını anladı. Bir cellat olarak gelmişti, hükmünü vermişti. Ama şimdi, bu enkazın üzerine ne inşa edecekti?
Proje Behemoth'un fethi, bir savaş narasıyla değil, AserIce'ın kontrol panelinden yükselen sakin bir sesle mühürlendi: "Sistem kontrolü bizde. Canavar artık bizim." O an, köprünün enkazı üzerindeki beş kardeş, sadece bir tiranı devirmediklerini, aynı zamanda dünyanın en büyük silahının yeni efendileri olduklarını anladılar. Görevleri bitmemişti; asıl şimdi başlıyordu.
Behemoth'un Aserion'a dönüşü, haftalar süren, yavaş ve ürkütücü bir yolculuk oldu. O demirden dağ, fethettiği topraklardan geçen bir kral gibi değil, zincirlenmiş ama hala tehlikeli bir canavar gibi ilerliyordu. Haber, ondan daha hızlı yayıldı. Kaelus'un düştüğü ve Behemoth'un el değiştirdiği fısıltıları, krallığın en ücra köşelerine ulaştı. Yolu üzerindeki garnizonlar, ufukta beliren o korkunç silüeti gördüklerinde savaşmadan teslim oldular. Halk, pencerelerinden ve tepelerin üzerinden, kaderlerinin yeni sahibinin geçişini korku ve merakla izledi. Behemoth, Aserion'u gören bir vadiye demir attığında, şehir nefesini tutmuştu. Ama bir kuşatma olmadı. Kaelus'un başkentteki son sadık birlikleri, liderlerinin esir düştüğünü ve en büyük silahlarının artık kendilerine doğrultulduğunu anladıklarında, sancaklarını indirip kapıları açtılar.
Bir hafta sonra, Aserion'un ana meydanında, Zykrath'ın devasa heykelinin gölgesinde, ahşap bir idam sehpası kuruldu. Öğle vaktinde, Behemoth'tan indirilen Kaelus, zincirlenmiş halde, şehrin sokaklarından meydana doğru yürütüldü. Zehrin etkisi geçmiş, yürümesine izin verilmişti, ama ruhu çoktan ölmüştü. Bir zamanlar "Lord Koruyucu" olarak bu sokaklarda at koşturan tiran, şimdi başı önde, halkının sessiz ve nefret dolu bakışları arasında ilerliyordu. Yanında, yüzleri hala maskeli olan Aserwar Gedian ve dört kardeşi yürüyordu. Onlar birer fatih gibi göğüslerini kabartmıyorlardı; onlar, hükmü verilmiş bir mahkumu son yolculuğuna götüren sessiz cellatlardı.
Meydan, on binlerce insanla doluydu. Korku, merak ve yıllardır bastırılmış öfkenin yarattığı uğursuz bir sessizlik vardı. Aserwar Gedian, Kaelus'u sehpanın önüne getirdi ve kendisi platforma çıktı. Yüzü maskeliydi, kimliği bir sırdı. Ama sesi, TÖH'ün geliştirdiği bir akustik yankılayıcı sayesinde, meydanın en uzak köşesinde bile net ve soğuk bir şekilde duyuldu. "Yıllarca bir Demir Kral'ın gölgesinde yaşadınız," diye başladı. "O öldüğünde, yerine kendi suretinde bir varis bıraktı. Bu adam, size koruma vaat etti ama sadece korku getirdi. Adalet vaat etti ama sadece zulüm getirdi. Güç vaat etti ama o gücü, kendi halkını avlamak için kullandı." Gedian'ın eli, esir Kaelus'u işaret etti. "Tiranlık, bir hastalık gibidir. Ve her zaman kendi varisini yaratır. Ama her zincir, ne kadar kalın olursa olsun, bir gün kırılır."
Konuşması bu kadardı. Siyasi bir nutuk değil, bir hükümdü. İndi ve Kaelus'un celladına yerini verdi. Kaelus, son anında başını kaldırdı ve kalabalığa baktı. Af dilemedi. Yalvarmadı. Gözlerinde sadece, bu zayıf, sıradan insanlar tarafından yargılanmanın getirdiği o son kibir damlası vardı. Celladın kılıcı indiğinde, Aserion'un ana meydanına çöken sessizlik, bir fırtınanın dinmesinden sonraki o tekinsiz sükunete benziyordu. On binlerce insan, idam sehpasının üzerindeki cansız bedene ve onun başında duran maskeli, isimsiz figüre bakakaldı. Tiran ölmüştü. Zincirler kırılmıştı. Ama şimdi ne olacaktı? Halk, bir tiranın demir yumruğundan kurtulmuş, ama yerine ne geleceğini bilmediği bir boşluğun korkusuyla yüzleşmişti.
Bu sessizliği bozan, Aserwar Gedian'ın sesi oldu. "Bugün bir adam ölmedi," diye başladı Gedian. "Bugün bir fikir öldü. Mutlak gücün, halkın iradesinden daha üstün olduğu fikri. Bir kılıcın, binlerce insanın çığlığından daha gürültülü olabileceği fikri. Bu fikir, Zykrath'ın paslanan tahtında doğdu ve onun varisinin kanıyla, burada, sizin önünüzde can verdi." Kalabalığın içinde bir uğultu yükseldi. Korku, yerini yavaş yavaş bir meraka bırakıyordu. Bu maskeli adam kimdi ve onlara ne vaat ediyordu?
"Size yeni bir kral vaat etmiyorum," diye devam etti Gedian, sanki akıllarından geçeni okur gibi. "Size altın varaklı saraylar, kazanılacak yeni savaşlar da vaat etmiyorum. Size tek bir şey vaat ediyorum: Bir daha asla tek bir adamın kibrinin, bütün bir krallığın kaderi olmasına izin verilmeyecek." Elini, arkasında duran kardeşlerine doğru kaldırdı. AserFire, AserIce, AserStick ve AserSpace, onun yanında sessizce duruyorlardı. Yüzleri de maskeliydi. "Bizler kral değiliz. Bizler soylu değiliz. Bizler, bu tiranlığın küllerinden doğan bir yeminin hizmetkarlarıyız. Biz AserCouncil'iz. Ve görevimiz yönetmek değil, denetlemektir. Görevimiz hükmetmek değil, korumaktır. Kimi mi koruyacağız? Sizi. Kimden mi koruyacağız? Bunun gibilerden," dedi ve eliyle cansız Kaelus'u işaret etti. "Ve bir gün o tiran biz olursak, bizden de koruyacağız."
Bu son cümle, meydanda bir şok dalgası yarattı. Kimse böyle bir şey duymayı beklemiyordu. Bir fatih, kendi gücünü sorguluyor, kendi potansiyel tiranlığına karşı bir kalkan vaat ediyordu. "Proje Behemoth," dedi Gedian, ve o kelime meydanın üzerinde bir karabasan gibi asılı kaldı. "O demirden canavar, bir daha asla Aserion'u tehdit etmeyecek. O, bir korku silahı değil, halkın refahı için kullanılacak bir araç haline getirilecek. Onu inşa eden eller, şimdi onu sökecek ve parçalarından, evler inşa edilecek, tarlalar sürülecek, fabrikalar kurulacak." "Batı AserLand'in saldırganlık çağı sona ermiştir. Aseria'ya, Skarrgard'a elçiler gönderilecek. Düşmanlık değil, diyalog başlayacak. Çünkü denge, birinin diğerinden daha büyük bir kılıca sahip olmasıyla değil, kimsenin kılıcının diğerlerinin sesini bastıramamasıyla sağlanır."
Celladın kılıcı indiğinde, Aserion'un ana meydanına çöken sessizlik, bir fırtınanın dinmesinden sonraki o tekinsiz sükunete benziyordu. On binlerce insan, idam sehpasının üzerindeki cansız bedene ve onun başında duran maskeli, isimsiz figüre bakakaldı. Tiran ölmüştü. Zincirler kırılmıştı. Ama şimdi ne olacaktı? Halk, yıllardır kendilerini ezen demir yumruğun yokluğunda, bir anlığına özgürlüğün baş döndürücü ama aynı zamanda korkutucu boşluğunu hissetti. Gözler, platformun üzerinde hala sessizce duran o beş maskeli figüre, AserCouncil'e çevrildi. Bu isimsiz kurtarıcılar, yeni kralları mıydı? Yoksa eskisinden daha gizemli ve daha ölümcül yeni tiranlar mı?
Aserwar Gedian, bu sessiz soruyu halkın gözlerinde okudu. Meydandaki zafer sarhoşluğunun ne kadar kırılgan olduğunu, korkunun yerini umuda bırakmasının ne kadar zor olduğunu biliyordu. Platformdan indi ve kardeşlerine tek bir kelime etmeden, Aserion Sarayı'nın devasa kapılarına doğru yürümeye başladı. Kalabalık, bir deniz gibi ikiye ayrılarak ona yol açtı. Adımları ne bir fatihin kibriyle ne de bir kralın görkemiyle atılıyordu; sadece yapılması gereken bir sonraki işe giden bir adamın yorgun kararlılığı vardı adımlarında. Sarayın kapısında, Kaelus'un teslim olan Kraliyet Muhafızları'nın komutanı onu karşıladı. Adam, kılıcını çıkarıp saygıyla Gedian'ın ayaklarının dibine bıraktı. Bu, bir bağlılık yeminiydi. Ama Gedian, kılıcı yerden almadı. "Kılıcını kaldır, Komutan," dedi, sesi meydandaki gibi gür değil, kişisel ve keskindi. "Senin sadakatin bana değil, AserLand halkına olmalı. O halkı koruduğun sürece, bu sarayın muhafızı olmaya devam edeceksin."
Gedian, sarayın mermer koridorlarında ilerlerken, arkasından gelen kardeşleri ve şaşkın muhafız komutanı dışında kimse yoktu. Yaldızlı duvar halıları, eski kralların heykelleri... Hepsi, çürümüş bir devrin anıtları gibiydi. Doğruca, Zykrath'ın ve Kaelus'un oturduğu Taht Odası'na yürüdü. Kapıdaki muhafızlar kenara çekildi. İçerisi sessiz ve loştu. Odanın en ucunda, basamakların üzerinde, paslanmış demirden yapılmış o uğursuz taht duruyordu. Gedian, tahta doğru yürüdü ama basamakları çıkmadı. Durdu ve uzun bir süre, sayısız tiranın oturduğu o boş koltuğa baktı. AserIce, yanına yaklaştı. "Hüküm senin, Gedian," diye fısıldadı. "Otur." Gedian, başını iki yana salladı. "Hiç kimse," dedi, sesi odanın akustiğinde yankılandı. "Bir daha hiç kimse tek başına bu lanetli koltuğa oturmayacak."
Arkasını döndü ve odadaki herkese emrini verdi. Bu, bir kralın değil, bir devrimcinin emriydi. "Tüm Aser Konseyi belgelerini, Zykrath'ın ve Kaelus'un tüm gizli fermanlarını buraya getirin. Demir Göz'ün tüm arşivlerini açın. Her bir generalin, her bir valinin sicilini önüme serin. Bu rejim bir günde ölmedi, kökleri derinde. Ve biz, o köklerin hepsini söküp atacağız." O gece ve takip eden haftalarda, Taht Odası bir saray değil, bir mahkeme salonuna, bir sorgu merkezine dönüştü. Gedian, tahta oturmak yerine, odanın ortasına yerleştirilen basit bir ahşap masanın başında, kardeşleriyle birlikte, bir tiranlığın anatomisini inceliyordu. AserFire, Demir Göz'ün en acımasız sorgucularını ve komutanlarını bir bir yakalayıp adalete teslim etti. AserSpace, rejimin gizli hazinelerini ve yolsuzlukla elde edilmiş servetlerini ortaya çıkardı. AserIce ise, krallığın her köşesindeki sadakat bağlarını, zayıflıkları ve potansiyel tehditleri analiz ederek, yeni düzenin sinir sistemini kuruyordu.
Bölüm 6: Dengenin Mimarı (M.S. 104 - M.S. 120)
Lord Koruyucu Kaelus'un Aserion meydanındaki idamının ardından, Aserwar Gedian Batı AserLand'in ve Proje Behemoth'un mutlak hakimiydi. Generalleri, müttefikleri ve tüm kıta, onun bu ezici gücü nasıl kullanacağını görmek için nefesini tutmuştu. Herkes yeni bir Demir Kral, eskisinden daha gizemli ve daha ölümcül bir tiran bekliyordu. Gedian'ın ilk emri, tüm beklentileri yıktı. Ironheart'taki Proje Behemoth'un komuta köprüsünde, AserCouncil'in gölge savaşçıları ve Teknoloji Özgürlüğü Hareketi'nin lideri Joel Van Cortex ile bir araya geldi. Joel, atalarının (Cortex'lerin) ideallerini yıkan bu metal canavara nefretle bakıyordu. Gedian, devasa makinenin kontrol panellerine döndü ve tek bir cümle söyledi: "Bunu yok edin."
Odada şok olmuş bir sessizlik oldu. Generallerden biri itiraz etmeye cüret etti: "Ama efendim... Bu bizim en büyük gücümüz! Aseria ve Skarrgard'ı dizginleyen tek şey bu!" Gedian, maskesinin ardından ona döndü. Sesi sakin ama kesindi. "Mutlak güç, sadece mutlak tiranlık doğurur. Denge, birinin diğerinden daha büyük bir kılıca sahip olmasıyla değil, kimsenin kılıcının diğerlerinin sesini bastıramamasıyla sağlanır. Bu makine, bir silahtan çok bir zehirdir. Ve panzehiri, onun yok oluşudur." Proje Behemoth'un sökülme görevi, onu inşa etmeye zorlananların mirasçılarına, yani TÖH'ün mühendislerine verildi. Bu bir yıkım değil, sembolik bir törendi. Haftalarca, dünyanın en büyük savaş makinesi, Ironheart'ın dökümhanelerinde parçalara ayrıldı, eritildi ve yeniden ham maddeye dönüştürüldü.
Behemoth'un yok edildiği haberi, kıtanın diğer başkentlerine en güçlü diplomatik mesaj olarak ulaştı. Aserwar Gedian, hem generali hem de onun kıyamet makinesini fethederek, Batı AserLand'in yeni ve sorgulanamaz lideri oldu. Artık o bir gölge değil, tahtın yeni sahibiydi ve tüm kıta, bu gizemli suikastçının mutlak gücüyle ne yapacağını görmek için nefesini tutmuştu. O, bir tiran olmadığını kanıtlamıştı. Ama herkesin aklındaki soru aynıydı: Bir suikastçı, bir ulusu nasıl yönetecekti?
Gedian, tiranlığın ideolojik temellerini sarstıktan sonra, mimarisinin en son ve en kalıcı eserine, kendisinden sonraki düzeni güvence altına alacak olan anayasal devrime odaklandı. O bir kral değildi, hanedan kurmayacaktı. O bir ölümlüydü ve öldüğünde, arkasında bir güç boşluğu değil, sarsılmaz bir sistem bırakmak istiyordu. En büyük düşmanı Kaelus değil, tiranlığın kendisiydi ve bu fikrin bir daha asla AserLand topraklarında kök salmamasını sağlamalıydı. Bu amaçla, Aserion'da tarihi bir anayasal meclis topladı. Meclis, krallığın yeni ve karmaşık dokusunu yansıtıyordu: Gedian'ın liyakatle yükselttiği yeni askeri liderler, Joel Van Cortex'in liderliğindeki TÖH'ün bilim insanları, Kaelus döneminde her şeyini kaybetmiş ama yeni düzene sadakat yemini etmiş birkaç eski soylu aile ve krallığın farklı bölgelerinden gelen temsilciler... Hepsi, bu maskeli liderin son ve en büyük hamlesinin ne olacağını görmek için toplanmıştı.
Gedian, meclisin önünde durduğunda, elinde bir kraliyet asası değil, yeni anayasanın taslağının bulunduğu bir parşömen tomarı vardı. Teklif ettiği şey, AserLand tarihinde eşi benzeri görülmemiş, tehlikeli ama bir o kadar da dâhiyane bir fikirdi: Kendi gizli örgütü olan AserCouncil'i, anayasal bir devlet kurumuna dönüştürmek. Ancak bu, sıradan bir kurum olmayacaktı. Yeni anayasayla AserCouncil, çift rollü, devletin hem beyni hem de hançeri olacak bir yapıya kavuşuyordu: Birinci rolü, Yönetim Konseyi olmaktı. Artık AserCouncil, Gedian'ın gizli kardeşlik örgütü değil; TÖH, Ordu, Bilim Akademisi gibi farklı gruplardan gelen, anayasal güvence altına alınmış bağımsız delegelerden oluşan resmi bir meclis haline gelecekti. Bu meclisin görevi, ülkenin liderinin (o an için Gedian'ın kendisi) kararlarını denetlemek, ona danışmanlık yapmak ve gücünü kötüye kullanmasını, bir tirana dönüşmesini engellemekti. Gedian, kendi elleriyle, kendi gücünü sınırlayacak bir pranga yaratıyordu. İkinci ve en sarsıcı rolü ise Savunma Gücü olmaktı. Konseyin gölgelerdeki kimliği de anayasaya giriyordu. AserCouncil, AserLand'in bir numaralı savunma gücü ve istihbarat teşkilatı olarak tanımlanıyordu. Görevi, ülkeyi dış düşmanlardan korumaktı. Ama daha da önemlisi, anayasanın en tartışmalı maddesiyle, ülkeyi "içeriden gelecek tiranlık heveslilerinden korumakla görevli, devletin resmi suikastçıları ve ajanları" olarak yetkilendiriliyordu. Gedian, bir tiranı devirme hakkını ve görevini, anayasanın bir parçası haline getirmişti.
Teklif, mecliste bir bomba etkisi yarattı. Generaller, sivil bir konseyin askeri kararları denetlemesi fikrinden rahatsız oldu. Soylular, devletin meşru suikastçılarının olması fikri karşısında dehşete düştü. Ama Joel Van Cortex ve TÖH delegeleri, bu tehlikeli dengeyi anladılar. Bu, gücün yozlaşmasını engelleyecek, zehrin panzehirini sistemin kendi içine yerleştiren bir tasarıydı. Gedian, eleştirilere tek bir cevap verdi: "Tarihimiz bize tek bir şey öğretti: Mutlak güç, mutlak yozlaşma getirir. Bu konsey, liderin kılıcını her zaman halkın boynunda hissetmesini sağlayacak olan görünmez eldir. Bir gün o kılıç bana dönerse, görevini yapmış demektir." Bu sözlerin ve tiranlığın bıraktığı derin yaraların ağırlığı altında, yeni anayasa kabul edildi. Aserwar Gedian, mimarisinin son taşını da yerine koymuştu. Sadece bir tiranı devirmemiş, aynı zamanda bir daha asla bir tiranın ortaya çıkmamasını sağlayacak, kendi kendini denetleyen ve gerekirse kendi kendini yok eden bir sistem kurmuştu.
Gedian, kıtadaki yaraları sarmak için Aseria Yüksek Konseyi (ASC) ile masaya oturduğunda, generalleri bu hamleyi bir zayıflık olarak gördü. Onlara göre Aseria, Behemoth'un yokluğunda artık kolay bir hedefti. Ama Gedian savaş istemiyordu; denge istiyordu. ASC ile yapılan ilk görüşmeler, ticaret yollarının yeniden açılması ve esir takası gibi konularla geçti. Ancak Gedian, asıl hedefini son ana kadar sakladı. Görüşmelerin en hararetli anında, Aseria'nın Baş Konsülü Silus Praxton, Batı AserLand'in niyetinden emin olamadığını söylediğinde, Gedian masanın üzerine tek bir harita serdi: Ithran Deltası'nın Kaelus'un saldırısından önceki halini gösteren eski bir harita. "Bu haritaya bakın, Konsül," dedi Gedian, sesi sakin ama tartışmasız bir otorite taşıyordu. "Bu topraklar, ne sizin ne de benim. Bu topraklar, iki tiranın güç savaşı arasında ezilen, tarihi çalınan, ruhu yakılan bir halkın. Kaelus, onların bedenini yaktı. Celestine ise, bürokrasisiyle ruhlarını hapsetti." Silus Praxton, bu beklenmedik hamle karşısında şaşırmıştı. "Ithran, Aseria'nın meşru bir toprağıdır, Lord Gedian." "Meşruiyet," diye cevap verdi Gedian, "halkın rızasıyla kazanılır, haritalara çizilen çizgilerle değil. Ithran halkı, ne Kaelus'un demir yumruğunu ne de sizin formüllerle dolu düzeninizi istiyor. Onlar kendi kaderlerini istiyorlar."
Gedian, teklifini masaya koydu: Ithran'ın kaderini belirleyecek, ASC ve AserCouncil'in ortak gözetiminde yapılacak bağımsız bir referandum. ASC hükümeti için bu, karmaşık bir denklemdi. Ithran, onlara sürekli sorun çıkaran, ekonomik olarak bir yük haline gelmiş, asi bir bölgeydi. Onu ellerinde tutmak, prestijden çok baş ağrısı demekti. Ancak bir toprak parçasından vazgeçmek, zayıflık olarak görülebilirdi. Gedian'ın diplomatik baskısı, bu denklemi onlar için çözdü. Gedian, onlara bir onur payesi sundu: "Bu, bir toprak kaybı değil, Aseria'nın barış ve halkların kendi kaderini tayin etme hakkına olan inancının bir göstergesi olacaktır." ASC, bu onurlu çıkış yolunu kabul etti. Referandum kararı alındı. Aserwar Gedian, yıllar sonra ilk kez, bir suikastçı olarak değil, bir lider olarak, maskesiz bir şekilde Ithran'a döndü. Onu, neşeyle değil, yorgun ve şüpheci gözlerle karşıladılar. O, hala babasının reddettiği o çocuk, sokaklarda terör estiren o hayaletti. Ama onlara konuştuğunda, sesinde ne bir tiranın emri ne de bir politikacının sahte vaatleri vardı. "Size hiçbir şey vaat etmiyorum," dedi, harabeye dönmüş eski belediye binasının önünde toplanan kalabalığa. "Ne zenginlik ne de kolay bir hayat. Size sadece, kendi kaderinizi kendi ellerinizle çizme hakkını geri getirdim. Bir daha asla ne Aserion'dan ne de Supremia'dan gelen bir efendinin gölgesinde yaşamayacaksınız." Sandıktan ezici bir "evet" oyu çıktı. O gün, Ithran küllerinden doğarak bağımsız bir şehir devleti oldu. Aserwar Gedian, ustasının anısına, Pelerin'in yok edildiği o camlaşmış kraterin tam ortasına, tek bir zeytin fidanı dikti. Bu, sadece bir ağaç değil, aynı zamanda yeni bir başlangıcın, denge ve umudun yeminiydi.
Yıllar geçti. Kıtada barış, Aserwar Gedian'ın hem diplomasi yeteneği hem de AserCouncil'in gölgelerdeki varlığının yarattığı caydırıcılık sayesinde devam etti. Gedian, yaşlanıp gücü azaldığında, kurduğu sistemin kendisi olmadan da işlediğini gördü. Ölümü, Zykrath veya Kaelus gibi fırtınalı olmadı. Bir akşam, Aserion'daki odasında, arkasında bir tiranın korku dolu mirasını değil, bir mimarın inşa ettiği karmaşık ama dengeli bir düzeni bırakarak, huzur içinde hayata gözlerini yumdu. Gerçek adı, Ithran'ın külleri arasında sonsuza dek bir sır olarak kaldı. Ama Aserwar Gedian adı, bir suikastçının bile bir krallığı yeniden inşa edebileceğinin ve en büyük gücün, o gücü kullanmayı reddetmek olduğunun efsanesi olarak tarihe kazındı.